Perşembe , 19 Ekim 2017

Giriş » Analiz » Sykes-Picot Sınırları Yeniden mi Çiziliyor?

Sykes-Picot Sınırları Yeniden mi Çiziliyor?

16 Temmuz 2014 Kategori: Analiz A+ / A-

Yezid Sayigh

(Tercüme: Zeynep Demir)

Kuzey Irak şehri Musul’un, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) öncülüğündeki bir Sünni-Arap koalisyonu tarafından ilginç bir şekilde ele geçirilmesi Irak tarihinin -belki de- çok önemli bir dönüm noktasını gösteriyor. Pek çokları daha da ileri giderek, 1916’da İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız meslektaşı François Georges-Picot’un Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap topraklarının Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki nihai kaderini gizlice planlayarak şekillendirdiği tüm ulus devlet sisteminin şimdi silinmekte olduğunu iddia ediyorlar.

Ayrıca bölge devletlerine yönelen tehdit, artan bir şekilde, nüfusunun çoğunluğu Sünni olan birçok Arap ülkesini de içerecek şekilde İslam’ın Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki bir çatışma gibi ele alınıyor. ABD’nin Irak’ı 2003’te işgal etmesi ve sonrasında, mezhepçiliğin bölgesel ve iç siyasette ana etken olarak ortaya çıkmasının, bir çok Iraklı Sünni tarafından Şii egemenliği olarak nitelendirilen çoğunluk yönetimi kurmasıyla zemin bulması anlatısı, Suriye’de 2011’den beri süren çatışma sayesinde daha baskın bir hale gelmiştir.

Her iki paradigma değişikliğinin anlatısı de dikkat çekici, ancak görünüşler asıl nedenler ile karıştırılmaktadır. Şüphesiz bölge devletlerinin çoğu sosyal bütünlüğü tehdit eden ve iç politika uyumundaki istikrarı bozan derin ve yapısal krizler yaşıyorlar. Ancak bunu Sykes-Picot’la çizilen sınırlara radikal bir meydan okuma ve kapsamlı bir Sünni-Şii bölünmesi açılarından ele almak uygun politik adımlar için yetersiz bir model sunarken, mevcut ulus devletlere olan tehdidi abartır ve ortaya çıkan siyasi sorunların arkasındaki sosyal dinamikleri basitleştirir.

İlk olarak, meydan okuma genel olmaktan ziyade daha çok bölgeseldir. Sykes ve Picot tarafından çizilen haritaya ciddi bir meydan okuma Kürtlerin gelişen özerkliğinden gelmektedir. Bölgesel Kürt Hükümeti Ordusu’nun, Peşmerge’nin, 12 Haziran’da Kuzey Irak’taki stratejik, petrol yönünden zengin Kerkük şehrine intikali, eskiden beri süregelen bir hedefi gerçekleştirmiştir ve Kürtleri tam bağımsızlığa yaklaştırmıştır. Irak’ın Kürdistan Demokrat Partisi ve Suriye’nin baskın Demokratik Birlik Partisi arasındaki siyasi gündem ve toplumsal yapılardaki farklılıkların iki ülkedeki Kürt bölgelerinin birleşimini engelleyebilecekse de, yakın bir zamanda ulaşılsın ya da ulaşılmasın, bu durum Suriye Kürtlerinin özerkliğini genişletir.

Bu süreçte şimdiye kadar silinmiş görülen tek sınır, yıllardır Arap aşiretlerinin, tüccarların, kaçakçıların ve silahlı grupların her iki istikamette hareket halinde olduğu doğu Suriye ve batı Irak arasında uzanmakta olan sınırdır. Ancak burada bile, bir Selefi ve cihatçı militanlık kuşağının ortaya çıkmasına ve  birbirlerinin çatışmalarında savaşmalarına rağmen, doğu Suriye’deki siyasal ve sosyal dinamikler batı Irak’takilerle tümüyle denk değildir.

Örneğin sınırın Suriye tarafındaki aşiretler, genel olarak Esed rejimi ya da iktidar mücadelesi tümüyle Suriye’ye odaklanmış olan El-Kaide bağlantılı El-Nusra Cephesi de dahil olmak üzere isyancı gruplar ile işbirliği yapmaktadır. Aşiretler IŞİD’e bağlılıklarını beyan ettiklerinde bile bunu yerel rakiplerine karşı koymak için yaparlar, ama maddi çıkarları ve uzun vadeli siyasi hesapları hala eyalet merkezleriyle ve Şam’la ilişkileri etrafında dönmektedir. Sınırın diğer tarafında ise, isyancı Irak aşiretleri ve diğer milisler benzer şekilde hedeflerini ulusal başkent Bağdat ile olan ilişkilere sıkı bir şekilde doğrultmuşlardır.

Irak mevcut çatışmaların sonucu olarak Sünni ve Şii bölgeleri arasındaki fiili bölünmeye uğrayabilir, ama bunun istikrarlı ve uzun ömürlü olması pek muhtemel değildir. Bölgesel özerklik için arayışta olanlar, sermaye ve petrol gibi kilit değerlerin paylaşımında kazanım için ısrar ediyorlarken, her iki toplumdaki önemli siyasi partiler ve dini liderler hala bir arada yaşama ve bütünleşme konularında ısrar etmektedirler, işte bu yüzden diğer topluluklarla müşterek kabul edilebilir uzlaşmaya ulaşılmak zorunda kalınacaktır.

Toplumsal barış ve yeniden ulusal yapılanma acı verici bir şekilde zor ve yavaş olsa bile, yaygın korkutucu tahminlere rağmen Suriye Savaşı’nın resmi bölünmeyle sonuçlanması muhtemel değildir. Suriye’nin Halep’ine ve Türkiye’nin güneydoğusuna sosyo-kültürel ve ekonomik bağları için daima ilgiyle bakan ve şimdi belki bir federal Irak Devleti içinde özerklik tercih edecek olan Musul’un Sünni Arap yerlilerinin tersine, Halep’teki muadilleri kendilerini yalnızca üniter bir Suriye devleti çerçevesi içerisinde görmeyi bırakmamışlardır.

Aslında sınır ötesi hareket olarak eylemde bulunan IŞİD bile ağırlıklı olarak ilk ortaya çıktığı yer olan Irak’a odaklanmış olarak durmaktadır. Suriye’dekiler ne Halep’in batısındaki bir toprağı elinde tutabilmiş, ne de kontrolü altında olan Rakka, Deyr-i Zor ve Hasiçi şehirlerinin doğusundaki hakiki temelleri denetim altında tutabilmiştir. Kaldı ki IŞİD coğrafi açıdan Irak-Suriye sınırıyla kısıtlanmıştır. Şimdiye kadar Lübnan’da ya da Ürdün’de varlık göstermemiştir ve her iki ülkede önemli bir yerel taban kazanma ihtimali çok azdır. Bu kısmen de Lübnan’daki toplumsal ve mezhepsel oluşuma ve Ürdün’deki güçlü devlet kurumlarına bağlıdır, ancak bu aynı zamanda yerel nüfusun yanı başındaki şiddet olaylarına ve son on yıldır Suriyeli ve Iraklı mültecilerin kitleler halinde olan akınına karşı tepkisini de yansıtmaktadır.

İkinci olarak, mevcut sisteme olan tehdit, Sünni-Şii mezhepçiliğinden değil, geçmiş 20 yıl belki de daha fazlasında yürütülen üç süreçten gelir. İlki, paralel bir siyasal “baskı azaltma” ile beraber götürülemeyen düzensiz ekonomik liberalleşme formlarının arasında devletin eğitim ve sağlık gibi önemli kamu hizmetlerini ve diğer sosyal refah formları ve güvenlik ağlarını tedarik edememesidir. İkinci olarak, Arap Baharı’nın başlamasından önceki on yılda olan yıkıcı özelleştirme, Arap ülkelerindeki nüfusun %20 ile 40’ını yoksulluk sınırına (kişi başı günlük 2$ olarak hesaplanmıştır) veya altına taşıyarak, gelir dağılımı eşitsizliğini daha 1990’larda öngörülemeyen seviyelere getirmiştir.

Bu süreçlerin etkisi birçok durumda mezhebî ya da etnik çizgilerin ötesine geçmiştir. Bunların, siyasi erişim, sosyal refah ya da ekonomik fırsatlar açısından bazı toplulukları ayrıcalıklı kılan ya da diğerlerini marjinalleştiren devlet politikaları ile birleşmesi, sistem karşıtı karşı güçler doğurmuştur. Bir yandan bu daha kötü yoksulluk oranı yaşayan toplulukların niçin militanlığa dönmeyeceğini ancak daha az etkilenenlerin döneceğini açıklar: mesela bazı güney Ürdün şehirleri büyük Amman bölgesinden dört kat daha fazla oranda yoksullukta yaşayan insan oranına sahiptir, ancak onlar kamu sektöründe iş güvenliği konforuna sahiptirler, ve böylece hükmeden iç ve bölgesel düzeni yıkmak isteyen cihatçılar yoksul Mafrak, Ma’an ya da Tafila’dan değil de Amman-Zarka’nın düşük gelirli mahallelerinden gelmeye meyillidirler.

Öte yandan, Maliki idaresindeki Bağdat hükümetinin ilişkilerinin çoğunluğu Sünni olan batı Irak bölgeleriyle kasti güvenlik esasına bağlanması, ki o bunu gücünü yoğunlaştırma aracı ve Şii rakiplerini kendi arkasında ikinci ve sonrasında üçüncü defa seçilebilmek için zorlamak üzere kullanmıştır, ancak bu bir Sünni ayaklanmasını diriltmiş körüklemiştir. Aynı şekilde, Suriye şehirlerinin etrafındaki geniş yoksulluk kemerlerinin 2011’den beri olduğu gibi Lübnan şehirleri olan Trablus ve Sayda’nın şehir içi mahallelerini hükümetin ihmal etmesi Sünni militanlığını doğurmuştur.

Mezhepçilik, tartışılır şekilde, bu süreçlerin salt bir sonucu olmaktan daha fazlası haline gelmiştir, ama onun büyük potansiyeli hala yukarıdaki üç sürecin bir noktada kesişmesinden kaynaklanmaktadır. Suriye-Lübnan bölgesinin ulus devletlerinin kırılganlığı ve sınırlarının boşluklu yapısı keskin bir odak haline getiriliyor, ama Sykes-Picot sistemine asıl tehdit bölge toplum ve siyasetlerini mezhep ve etnik yönetimlere göre yeniden çerçevelemekte ısrar edenlerden geliyor. Bu durum onları sosyo-ekonomik gerçekleri göz ardı ederek, aynı ölçüde kusurlu ve en azından istikrarsız olması muhtemel yeni siyasi düzenlemeler bulmaya veya uygulamaya itiyor. Irak gibi devletlerin dahili bölgesel ya da toplumsal sınırları belki yeniden çizilebilir ama harici sınırları yeniden çizilemez.

Bu yazı ilk olarak Carnegie Middle East Center‘da yayınlanmıştır.

Buradaki görüşler  yazara ait olup, ORDAF’ın görüşlerini yansıtmayabilir.

Sykes-Picot Sınırları Yeniden mi Çiziliyor? Reviewed by on . Yezid Sayigh (Tercüme: Zeynep Demir) Kuzey Irak şehri Musul’un, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) öncülüğündeki bir Sünni-Arap koalisyonu tarafından ilginç bir ş Yezid Sayigh (Tercüme: Zeynep Demir) Kuzey Irak şehri Musul’un, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) öncülüğündeki bir Sünni-Arap koalisyonu tarafından ilginç bir ş Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: