Cuma , 18 Ağustos 2017

Giriş » Ülke Profilleri » Suudi Arabistan

Suudi Arabistan

14 Mayıs 2011 Kategori: Ülke Profilleri A+ / A-

Zekeriya Kurşun

Müslümanların kutsal mekânları olan Mekke ve Medine’nin de içinde olduğu Suudi Arabistan, 20. yüzyıl başında ortaya çıkmış bir devlettir. Suudi Arabistan, coğrafi tanımdan ziyade Arap yarımadasında Suudilerin egemen oldukları bölge anlamına gelen siyasi bir tanımdır. Devletin resmi adı el Memleke el Arabiyye Es-Suudiyyedir. Devletin kurucuları olan Suudi ailesinin (bak: Suudiler) Orta Arabistan’da varlıkları 15. yüzyıl ortalarından itibaren bilinmektedir. Aslen Suudi Arabistan’ın doğu sahillerinden olan aile, on beşinci yüzyıl ortalarında itibaren bu günki başkentleri olan Orta Arabistan’da Riyad yakınlarındaki Dir’iyye’de etkin olmaya başlamışlar ve 1745 yılına kadar fazla dikkatleri üzerlerine çekmeden varlıklarını sürdürmüşlerdir. Söz konusu tarihlerden bir süre önce ortaya çıkan ve fikirleri ile bölgede etkin olan Muhammed b. Abdilvehhab ile ailenin emiri Muhammed b. Suud Arasında 1745 yılında yapılan ittifak, önce ailenin sonra da bölgenin tarihine yön vermiştir. Bu tarihten itibaren varlıklarını vehhabi öğretisi (bak: vehhabiler) adına çevrelerindeki meskün mahaller ve kabileler üzerine davet ve cihada adayan Suudi ailesi sürekli nüfuz alanlarını geliştirmişlerdir. Osmanlı devletinin Irak ve Suriye vilayetleri sınırlarına uzanan nüfuzlarını 19. yüzyılın başında kısa süreli de olsa Hicaz’a kadar uzatmışlardır. Suudilerin, başka bir deyişle vehhabilerin Hicaz bölgesine el atmaları Osmanlı devletini harekete geçirmiş ve önce Bağdat ve Şam valileri, ardından da Mısır valiliği aracılığı ile faaliyetleri durdurulmuştur. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın 1818 yılında Necid içlerine yaptığı askeri sefer neticesinde merkezleri olan Dir’iyye tahrip edilmiş ve o sıradaki emirleri Abdullah b. Suud önce Kahire’ye ardından da İstanbul’a gönderilerek idam edilmiştir. Suudi-Vehhabi ittifakının Arap yarımadasında geniş bir alanda nüfuz kurması geçici olarak önlenmiş ise de, ailenin geri kalan bireyleri 1824 yılından itibaren Riyad’ı merkez edinerek tekrar eski güçlerini tesis etmeye çalışmıştır. Özellikle 1840lardan sonra Faysal b. Türki’nin faaliyetleri ve aynı zamanda Osmanlı devleti ile olan akıllıca ilişkileri tekrar toparlanmalarına imkan tanımıştır. Cidde vilayetine yıllık vergi ödemesi ve Necid camilerinde Osmanlı padişahı adına hutbe okutması karşılığında Necid kaymakamlığı ünvanını da alan Faysal b. Türki oldukça rahat hareket etmiş ve hem vehhabi öğretisini kabileler arasında yaymayı başarmış ve hem de nüfuz alanlarını Basra körfezine kadar uzatabilmiştir. Bu durum ayrıca iktisadi açıdan da güç kazanmalarına imkan tanımıştır. Faysal b. Türki’nin 1865 yılında ölümüyle oğulları arasında çıkan ihtilaflar üzerine, İngilizler’ın taraflardan Suud b. Faysal’ı desteklemeleri Osmanlı devletinin müdahalesini gerektirmiştir. Nitekim Bağdat valisi Midhat Paşa’nın 1871 yılında gerçekleştirdiği Ahsa askeri seferi ile hem İngiliz müdahalesi önlenmiş ve hem de Arap yarımadasının doğu kısmında eski Lahsa Beylerbeyliğinin olduğu yerde (Ahsa) doğrudan merkezi idare tesis edilerek istikrar sağlanmıştır. Bu seferin Orta Arabistan’a yani Riyad taraflarına da yapılması gerekirken tamamlanmamış olması, Suud ailesinin varlığını bölgede sürdürmesine imkan vermiştir. Zaten o sıralarda fiilen böyle bir askeri hareketin yapılması zordu. Midhat Paşa’nın Ahsa askeri harekatından sonra Bağdat valiliğinden alınması da bu hareketi imkansız kılmıştı. Diğer taraftan bölgede uzun yıllardan beri nüfuz kurmuş ve bu durumu dini gerekçeler ile meşrulaştırmış bir gücün bölgeden çıkarılması da hayli zor görünmekteydi. Bu yüzden Osmanlı devleti kardeşler arasındaki ihtilafta tarafını tutuğu Abdulah b. Faysal’ın uhdesine babasının görevi olan Necid kaymakamlığını vermiştir. Böylece hem ailenin itaatı sağlanmış ve hem de nüfuz alanları daraltılmıştı.

Osmanlı devletinde meydana gelen saltanat değişiklileri bölgede de etkilerini göstermiştir. II. Abdülhamid’ın saltanat yıllarının başında aldığı Rus yenilgisi ve Berlin Anlaşmasının sonuçları onu temkinli davranmaya ve her oluşuma karşı şüphe ile yaklaşmasına vesile olmuştu. İngilizler’in Basra körfezindeki faaliyetleri de bu kuşkularını arttırmaktaydı. Suud ailesi ve vehhabiler her ne kadar devlet kontrolünde var sayılıyor idiyseler de İngilizler’in kışkırtmalarına açık görülüyorlardı. II. Abdülhamid bu yüzden Suud ailesinin Necid’teki ezeli rakipleri olan ve vehhabiliğe mesafeli duran Reşidileri zımnen destekleme yoluna gitmiştir. Hatta İngilizlerde nefret eden Reşidilerin emiri Muhammed b. Reşid’i de Cebel- Şamar fahri kaymakamı olarak tayin ederek onurlandırmıştır. Bu süreç iki taraf arasında zaten var olan rekabeti kızıştırmış ve Suudiler 1891 yılında bölgedeki egemenliklerini Reşidilere kaptırmışlardır. Necid’teki bütün güçlerini kaybeden aile Osmanlı devletinin izni ve verdiği tahsisat ile Abdurrahman b. Faysal’ın emirliğinde Kuveyt’e yerleşmek zorunda kalmıştır.

1876 yılında Riyad’ta doğan ancak babası ile birlikte Kuveyt’e iltica etmek zorunda kalan Abdulaziz b. Abdurrahman (İbn Suud, 1876-1953) sürekli eski yurduna dönme arzusu taşımasına rağmen bunu yapabilecek iktidarı ve gücü yoktu. Ancak kendilerini himaye eden Kuveyt emiri Mubarek el Sabah ile iyi ilişkiler kurmuş ve ondan siyaseti öğrenmişti. Aynı sıralarda Reşidiler ile Kuveyt emiri arasında da sürtüşmeler yaşanmaktaydı. Reşidiler Kuveyt’i işgal niyetinde idiler. İngilizler bu durumu Osmanlı devleti nezdinde protesto ettikleri gibi Mubarek el Sabah ile daha önce yaptıkları gizli himaye anlaşmasına binaen Kuveyt limanına savaş gemisi ve siyasi memurlar göndermişlerdi. Bu durum Abdülaziz’in İngilizler ile de temasını sağlamış ve bölge politikalarını öğrenme fırsatı vermişti. Oldukça zeki ve muhteris bir kişiliği olan Abdülaziz, İbn Reşid-Mubarek el Sabah rekabetinden istifade etmiş ve Mubarek’ın destek ve teşviki ile Riyad’a geri dönmeyi kafasına koymuştur. Bu vesile ile 1901 yılı boyunca Reşidilere karşı çarpışan Kuveyt güçlerine katılmıştır. Bu durum Abdülaziz’in ailesine bağlı çeşitli kabilelerden güvendiği silahlı bir gurup hazırlamasına da imkan vermiştir. Nitekim hazırlıklarını tamamlayarak gizlice Necid’e doğru harekete geçmiş ve 15 Ocak 1902 tarihinde gece yarısı Reşidilerin kontrolündeki Riyad kalesini ele geçirmiştir. Böylece bölgede tekrar Suudi ailesinin dönemi başlamıştır. Nitekim bu tarih Suudi Arabistan’ın kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.

İngilizlerin muhtemel müdahalesini önlemek için II. Abdülhamid İbn Reşid’in Kuveyt’e girmesine izin vermemesi, ayrıca Riyad’ın elden çıkması Reşidileri telaşlandırmış ve sağa sola saldırmalarına sebep olmuştur. Bağdat ve Basra vilayetlerinin krizi kontrol edememesi, Mekke emirlerinin kışkırtıcı tavırları yeni bir Suudi-Reşidi çekişmesini doğurmuştur. Atalarının yurdunda kalmaya azimli olan Abdülaziz ise eski müttefiklerini tekrar organize ederek İbn Reşid’ın bölgedeki etkinliğine son vermek niyetinde idi. Bu yüzden babasını Kuveyt’ten çağırarak savaş hazırlıklarına başlamıştır. Aynı sıralarda İngilizler ile de görüşerek onlardan para ve silah yardımı alabileceği umuduna kapılmıştı. Bu durumu II. Abdülhamid’e rapor eden bölgedeki görevliler İbn Reşid’in para ve silah ile desteklenmesini önermişlerdi. Nitekim bu öneri doğrultusunda İbn Reşid’e iki dağ topu gönderildiği gibi kendisinin satın alacağı silahların Basra gümrüğünden rahatça ve gümrüksüz bir şekilde geçirmesine izin çıkartılmıştır. Abdülaziz de boş durmuyordu. Bölgeden gelen haberler onun mutlaka tedib edilmesini öngörüyordu. Nitekim Altıncı Ordu Müşiri Ahmed Feyzi Paşa’dan İbn Suud’un tasallut olduğu Kasîm taraflarına bir askeri sefer hazırlığı yapması istenmiştir. Askeri açıdan oldukça yanlış bir karar olan bu harekata aslında durumun geleneksel kabileler arası bir mücadele olduğu zannı ile karar verildiği anlaşılmaktadır. Zira silah ve para ile desteklenen İbn Reşid, asker gönderilmesi halinde her türlü lojistik desteği vereceğini ve askerin savaşmadan geri döneceğini temin etmişti. Ancak Mayıs 1904 yılında başlatılan bu askeri harekat beklenenin dışında seyretmiş ve özellikle kışlık kıyafetleri ile bölgeye sevkedilen askerlerin pek çoğu, sıcak, susuzluk, açlık ve hastalıktan telef olmuştur. İbn Reşid’in adamları cepheden çekilmiş ve Osmanlı askerleri İbn Suud ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine bölgeye yeni birlikler de sevkedildi ise de mevsimin sıcak olması yüzünden sonuç alınamamıştır. Abdülaziz, İbn Reşid’i öldürmüş, kuvvetlerini etkisiz bırakmış ve Kasîm bölgesini de ele geçirmiştir. Ahmet Feyzi Paşa bu fiili durum karşısında eski siyasete başvurarak, Abdülaziz’ın babası Abdurrahman ile anlaşarak itaatını sağlamış ve ona merkezi Riyad olmak üzere Arîz, Veşm ve Sudeyr ile civarlarının kaymakamlığı verilmiştir. Bu durum aslında İbn Reşid’in devre dışı bırakılarak, Abdülaziz’ın meydana getirdiği fiili durumun kabullenildiğini göstermektedir. Abdülaziz’in de kabul etmiş göründüğü bu çözüm bir müddet daha bölgede istikrarı sağlamış ancak Suudilerin güç kazanmasını durduramamıştır. Gerçi Sıtkı Paşa ve ardından Sami Paşa aracılığı ile Riyad’a karşı, Kasîm’da merkezi idare tesisine çalışılmış ise de başarılı olunamamıştır. Abdülaziz b. Abdurrahman’ın devlet ile iyi geçinmesi de bunda etkili olmuş ve Kasîm taraflarındaki bütün askeri güçler geri çekilmiştir. Bu arada Abdülaziz’in Padişah tarafından bir hil’at ile taltıf edilmesine karar verilmiştir. O’da hem bağlılığını bildirmiş ve hem Salih Paşa adında bir adamını Ahsa mutasarrıflığı nezdine temsilci olarak göndermiştir. Bu tarihlerde resmi evraklar üzerinde babası kaymakam olarak görünüyor Abdülaziz ise Necid Emiri ve Aşiretleri Reisi ünvanını kullanmaktaydı.

II. Meşrutiyetin ilanı da bölgede tesirlerini hissettirmiştir. Oldukça zeki ve siyaseti bilen Abdülaziz, geçiş döneminin doğuracağı boşluklardan istifade yoluna gitmiştir. İlk mebus seçimleri sırasında Ahsa mutasarrıflığı nezdinde bulunan temsilcisini hemen Riyad’a geri çekerek yeni durum karşısındaki tavrını ortaya koymuştur. Onun bu tavrı Ahsa bölgesine karşı bir istila niyeti olarak değerlendirilmiş ise de bir tedbir alınmamıştır.

Osmanlı-İtalyan Savaşı ve diğer gelişmeler devletim merkezinden hayli uzakta ve kontrolün zor olduğu Necid, Asir ve Yemen gibi bölgelerde olumsuz tesirler icra etti. Bütün gayretlerine rağmen İttihadçılar bölgede etkin olan unsurları güvenini kazanamadı. Hatta çekişmelere girdi. Mesela, muhtemelen bir taktik olarak 1912 seçimlerinde bir mebus göndermeyi isteyen Abdülaziz’in talebi mevcut seçim kanunu bahane edilerek geri çevrilmişti.

Abdülaziz, bütün gücüne ve siyasi dehasına rağmen kendisinse bağlı göçebe unsurları yerleşik hayata geçirmeden ve onları eğitmeden kalıcı bir devlet kuramayacağının farkındaydı. Bunun için 1912 yılında Riyad’ın kuzeyinde suyu olan Artaviye’den başlayarak çölde yüz elliden fazla bölgede el-Hecer veya Hicra denilen yerleşme alanları kurdu. Kabile kabile yerleştirdiği bedevileri bir taraftan ziraate ve yerleşik hayata alıştırırken diğer taraftan da vehhabi akidesini öğrenip uygulamalarını sağlamıştır. İhvan diye isimlendirilen bu yerleşimciler aynı zamanda Abdülaziz’in daha sonra kullanacağı askeri gücünü oluşturacaktı. Her kabileye ait yerleşme yerine bir emir, şer’î hakim, beytülmal memuru, iki katip ve bir posta memuru tayin etmekteydi. Böylece çöllerde devlet geleneğinden uzakta yaşayan bedevileri devlet yapısına ve itaate alıştırmaktaydı. Muhalefet edenler şiddetle cezalandırıldığı için kısa zamanda başarı sağlayan bu proje Suudi Arabistan’ın kuruluşuna giden yolda en önemli adım olmuştur. Ancak güçlü bir devlet için doğrudan denize ve dış dünyaya açılması gerekiyordu. Tek çıkış kapısı ise Osmanlı devletinin mutasarrıflık merkezi olan Ahsa’dan geçmekteydi. Nitekim Balkan savaşları sırasında bölgedeki Osmanlı askerlerinin cepheye kaydırılması ve Ahsa’da güvenliği sağlayan sınırlı bir gücün bırakılması Abdülaziz’e aradığı fırsatı verdi. Aslında 1904 yılından beri defalarca İngilizler ile görüşerek destek sağlamaya çalışmış, fakat istediği desteği resmen elde edememişti. Zira İngilizler sahildeki Arap emirleri ile açık veya gizli anlaşmalar yapmışlardı ama sahil ile bir ilişkisinin olmaması Abdülaziz’ın bundan istifade etmesine engel olmuş idi. İngilizler, çöl içindeki bir emir yüzünden Osmanlı devleti ile bozuşmak istemiyorlardı. Hatta 1913 Osmanlı-İngiliz anlaşmasında Kuveyt, Katar ve Bahreyn’in aksine Abdülaziz’in nüfuz alanları konu edilmemişti. İngilizler’in bu resmi politikalarına rağmen Kuveyt’teki siyasi memurları Captain William Shakespear ise farklı düşünmekte ve Abdülaziz’i cesaretlendirmekteydi. Nitekim Balkan Harbi ile ilgili gelişmeleri de Abdülaziz’e bildiren oydu. Ahsa’da bir mukavemet ile karşılaşmayacağını öğrenen Abdülaziz, Nisan 1913 tarihinde başında bulunduğu kuvvetler ile Ahsa’ya yöneldi. Gerçekten de bir mukavemet ile karşılaşmadı ve 4 Mayıs’ta şehre girerek az sayıdaki askerler ile Osmanlı devleti memurlarını Ahsa’dan çıkarıp hedefine bir adım daha yaklaştı. Nitekim Mayıs ayı sonuna kadar kendini denize ulaştıran Uceyr ve Katıf bölgelerinin kontrolünü eline geçirdi.

Aslında sürpriz sayılmayacak bu durum Osmanlı hükümetinde şok etkisi yarattı. Önce askeri bir müdahale gündeme gelmiş ise de bunun imkansızlığı dikkate alınarak, Basra valisi Süleyman Şefik, Basra Nakibu’l Eşrafı ve eski Necid mutasarrıfı Talib el Nakip ve Kuveyt Şeyhi Mubarek el Sabah aracılığı ile Mayıs 1914’te Abdülaziz ile bir anlaşmaya varılarak kendisine Paşalık ünvanı ve Necid valiliği verildi. Böylece Abdülaziz’in durumu resmileştirilerek özellikle İngiliz himayesine girmesi engellenmiş oldu. Aynı zamanda Abdülaziz’ın büyük bir devlet kurmasının da önü açıldı. Çok geçmeden I. Dünya Savaşı başlamış ve Osmanlı Devleti de savaşta yer almıştı. İlan edilen cihad fetvası devletin valisi sıfatı ile Abdülaziz’e de bildirildi ise de O, kendisine düşmanlık besleyen İbn Reşid’ı bahane ederek Savaşa katılmayı reddetti. Gerçekte ise Basra körfezinde etkin olan İngilizler ile karşı karşıya gelmemek istemesi idi. Aslında bu siyasetinin olumlu sonuçlarını görerek, 1915 yılında savaşta tarafsız kalması karşılığında İngilizler’in desteğini sağlayacak gizli bir anlaşma da yaptı.  O sıralarda İngilizler Mekke emiri Şerif Hüseyin’i Osmanlı devletine karşı isyana hazırladıkları için Abdülaziz’in tarafsızlığının sağlanması önemli idi. Bundan fazlasına ihtiyaçları yoktu. Abdülaziz bir taraftan İngilizleri tatmin etmişken diğer taraftan da kendine bağlı kabileleri teşvik ederek Cebel-i Şamar ve Hicaz taraflarına akınlar yapmalarını sağladı. Bir yandan da Suriye’de Cemal Paşa ve Medine’deki Fahreddin Paşa’ya heyetler gönderip onların muhtemel tepkilerini de ölçmekteydi. Nitekim Savaşın sonuna kadar faaliyetlerini merkezi Arabistan’ın dışına çıkarmayan Abdülaziz, 1918’de Osmanlı Ordularının çekilmesi üzerine İdrisi’nin idaresindeki Asir bölgesine yöneldi ve 1919-1921 yılları arasıda sürdürdüğü mücadele ile Asir’i topraklarına kattı. Fakat bu ilhak resmen 1930 yılında gerçekleşebildi. 1921 yılında Hail’de kalan son Reşidileri de oğlu Faysal komutasında gönderdiği kuvvetler ile yenerek hükümranlık sahasını genişletti. Aynı yıl muhtemelen Şerif Hüseyin’in Hicaz Kralı ünvanına karşılık Necid Sultanı ünvanını kullanmaya başlayan Abdülaziz, ertesi yıl bu ünvanı değiştirerek Necid ve Civarının Sultanı ünvanını aldı. Bu arada İngilizler’in gözetiminde 1922 yılında yaptığı Muhammara anlaşması ile Irak sınırını, bir süre sonra da Doğu Ürdün ve Kuveyt sınırlarınıbelirleyen anlaşmaları yaptı.

1924 yılında İngilizlerin himayesinde kurulmuş olan Hicaz Haşimi Krallığı topraklarına yönelen Abdülaziz, 1926 yılına kadar sürdürdüğü mücadeleler ile Hicaz bölgesini de topraklarına kattı ve kendisini Hicaz Kralı ve Necid ve Civarının Sultanı olarak ilan etti. Aynı yıl Türkiye Cumhuriyeti de onu tanıdı ve Cidde’de bir maslahatgüzarlık açtı. 1927 yılında ünvanından Sultan kelimesini çıkararak kendini Hicaz ve Necid Kralı ilan eden Abdülaziz topraklarına Cazan bölgesini katmak için faaliyetlere başladı. İçeride istikrarı sağlamak, isyancı kabileleri bastırmak ile uğraşırken diplomatik ilişkilere de başlayan Kral Abdülaziz, dış dünyanın bir hayli ilgisini de topladı. Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmelere hiç ilgisiz kalmadı. 1926 yılında Mekke’de toplanan Hilafet kongresine Edip Servet bey delege olarak gönderiliği gibi aynı yıl Cidde’de de Türkiye Cumhuriyeti maslahatgüzarlığı açılmış, hatta Kral Abdülaziz ve İmam Yahya arasındaki ihtilaflarda aracılık girişiminde bulunulmuştur. 1929 yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Hicaz ve Necid Krallığı arasında dostluk anlaşması imzalanmış 1932 yılında da Abdülaziz’in oğlu Emir Faysal Türkiye’yi ziyaret ederek Mustafa Kemal’e kralın mektubunu getirmiştir. 1932 yılında İngiltere’nin de Suudi Arabistan’ı resmen tanıması üzerine Abdülaziz, ünvanını Suudi Arabistan Kralı (Meliku’l-Memleketi’l-Arabiyyeti’s-Suudiyye) şekline dönüştürmüştür.

Abdülaziz topraklarını genişletip devletini kurma yolunda ilerlerken en büyük muhalefeti yine kurduğu ihvan gurubundan ve bir devletin himayesinde olmayı reddeden kabilelerden görmüştür. Diğer taraftan Hicaz’ı da topraklarına katması ile Necid’li saf vehhabiler yeni dini anlayışlar ve teknoloji ile karşılaştılar. Bu da bidat tartışmalarını beraberinde getirmiş ve Kral Abdülaziz’i hayli zor durumda bırakmıştır. Bu yüzden güç kullanan Kral Abdülaziz geçmişte yararlandığı en güçlü İhvan liderlerinin üzerine gitmiştir. Kuveyt’e kaçan pek çok ihvan İngilizler’in yardımı ile geri döndürülmüş ve hapse atılmışlardır. Bu olaylardan sonra eğitime yönelen Kral, bu sayede vatandaşlık bilincini geliştirmeyi umuyordu. Ayrıca zekice bir yaklaşım ile çeşitli kabilelerden evlilikler yaparak bedevilerin önem verdikleri akrabalıklar da tesis ederek bağlılıklarını sağlamaya çalışmıştır. Nitekim Kral Abdülaziz öldüğünde ardında 34 erkek (bir rivayete göre de 53) ve sayısı bilinmeyen kız çocuk bırakmıştır. 1932 yılından itibaren önce maliye akabinde de hariciye işlerini sürdürecek kurumları hayata geçiren Kral Abdülaziz, dini liderlerin itirazlarına rağmen 1933 yılında ülkeden çıkarılacak petrol imtiyazını Amerikan şirketine vermesi ile dünya gündeminde yer almaya başlamıştır. Suudi Arabistan’ın petrolden istifade etmesi ise ancak II. Dünya Savaşından sonra olacaktır. Nitekim elde edilen petrol gelirleri ile yollar, limanlar, hastahaneler, sulama kanalları ve yeni şehirler kurulmuştur. Ayrıca hac hizmetleri de geliştirilmiştir.

Kral Abdülaziz, ölümü olan 1953 yılına kadar; akabinde oğulları Suud 1964; Faysal 1974; Halid 1982; Fahd 2005 yılına kadar Suudi Arabistan’ı idare etmişlerdir. Şu anda yine oğlu Kral Abdullah hem kral ve hem de hükümet başkanı olarak ülkeyi idare etmektedir. Veliahd ise üvey kardeşi Sultan’dır. Dört yıl için atanan kabinesinin önemli bakanlıkları aileden gelen isimlerden oluşmaktadır. Suudi Arabistan’da ayrıca 150 üyeden oluşan bir Meclis-i Şura bulunmaktadır. Ülke, başkent Riyad ve Mekke ve Medine ile birlikte on üç idari bölgeye ayrılmış ve her bölge de kraliyet ailesinden bir emirin idaresi altındadır. Son yıllarda belediye teşkilatlarının da kurulup, başkanlarının seçimle belirlenmesi Kral Abdullah’ın açılma ve değişim politikası olarak değerlendirilmiştir.

Ülke nüfusunun (yabancıların bir kısmı hariç) tamamı müslümandır. Doğu bölgesinde önemli sayıda Şii bulunmasına rağmen ülkenin her tarafında vehhabi mezhebinin gerekleri sıkı bir şekilde uygulanmaktadır. Ancak Şiiler kendi geleneklerini kapalı bir biçimde sürdürmektedirler.

Arabistanın kalbi mesabesinde olan Necid ve civarında eğitim geleneksel yöntemler ile sürdürülmekte idi. Çocuklara Kur’an öğreten ufak tefek birimler ve yer yer yerli bazı alimlerin etrafında ilim halkaları bulunmaktaydı. Ancak göçebe halkın çoğunluğu eğitimden nasibini alamamaktaydı. Abdülaziz çölde kurduğu yerleşim alanlarında özellikle dini eğitim veren öğreticiler (Mutavvi’) tayin ettiği gibi, bir Osmanlı geleneği olan bedevilere seyyar eğitmenler ve imamlar da tayin etmiştir. Ancak düzenli eğitim Hicaz bölgesinin Necid ile birleştirilmesi akabinde başlatılabilmiştir. Zira Hicaz bölgesine Osmanlı tarihi boyunca düzenli ilim meclisleri ve eğitim kurumları oluştuğu gibi, Osmanlı devleti de merkezde tatbik ettiği modern eğitimi bölgeye de ulaştırmıştı. Hicaz’da rüşdiyelerin açılmasının yanı sıra; 1913 yılında Medine’de bir İslam Üniversitesi (orijinal adı: el-Külliye el İslamiyye) de hizmete açılarak eğitime başlamıştı. Abdülaziz, Hicazı topraklarına katması akabinde mevcut olan medreselerin ve diğer eğitim kurumlarının vehhabi öğretisine göre yapılandırılmasını istemiştir. Ayrıca Hicaz’daki eski tecrübelerden yararlanarak, Mekke’de kendi oğullarının ve ileri gelenlerin çocuklarının eğitimi için de modern bir okul kurdurmuştur.  Bu okul daha sonra Riyad’a taşınmış ve kralın daima gözetiminde olmuştur. 1927’den sonra Maarif İdaresi hayata geçirilerek ülke düzeyinde eğitimin birleştirilmesi amaçlanmıştır. Ancak başlangıçta eğitim kurumları, geleneği olduğu için Mekke ve Medine’de daha hızlı yayılırken, Riyad taraflarında daha yavaş yayılmaktaydı. Örneğin 1936 yılında Hicaz’da (Mekke, Medine ve Cidde)  kurumlaşmasını tamamlamış çeşitli seviyede on sekiz okul bulunmaktaydı. Düzenli eğitim kurumları ülke düzeyinde 1937’den sonra hayata geçirilebilmiştir. Bunların da çoğu ilkokul düzeyinde olan okullardan oluşmaktaydı. Lise ve meslek okulları daha sonra hayata geçirilecektir. 1954 yılında Maarif İdaresi’nin bakanlığa tahvil edilmesi ve petrol gelirlerine bağlı olarak aktarılan kaynakların artması eğitime yeni bir ivme kazandırmıştır. Doğal olarak ülkede Üniversite düzeyindeki eğitime de geç başlanmıştır. Ancak bu boşluğu doldurmak amacı ile 1930’lu yıllardan itibaren ihtiyaç duyulan alanlarda yurt dışına da öğrenci gönderilmeye başlanmıştır. Bu maksatla da yurt dışına gidecek öğrenciler için Mekke’de bir hazırlık okulu açılmıştı. Yurt dışına giden öğrencilerin büyük çoğunluğu başlangıçta Mısıra giderken ihtiyaca göre diğer ülkelere de gönderilmekteydi. Örneğin 1932-33 yıllarında sınırlı sayıda da olsa mühendislik, tıp ve pilotluk eğitimi için Türkiye’ye de öğrenci gönderilmişti. Ancak bu devam etmemiştir. Ülkenin ihtiyaç duyduğu en önemli kadrolar için Amerika ve Avrupa üniversitelerine öğrenci gönderen Suudi Arabistan hâlâ bu geleneği sürdürmektedir.

Her düzeydeki eğitim erkek ve kızlara ayrı ayrı verilmektedir. İlk orta ve lise düzeyindeki erkek öğrencilerin devam ettiği okulların idaresi Eğitim Bakanlığı tarafından sürdürülürken, kız okullarının idaresi Kız Eğitimi Bakanlığı tarafından yürütülmektedir.  Bu gün ülkede her seviyede eğitim kurumları olmasına rağmen kızların gidebileceği alanlar eğitim, sağlık gibi alanlar ile oldukça sınırlı tutulmuştur. Teknik ve mesleki okullar için de ayrı bir kuruluş olmasına rağmen meslek okulları ülke ihtiyacını karşılayacak yeterlilikte değildir. Ayrıca Muhammed b. Suud Üniversitesinin denetiminde ülke çapında eğitim veren Fen Liseleri bulunmaktadır.

Ülkedeki ilk Üniversite 1957 yılında Melik Suud adıyla açılmıştır. Ancak Üniversite eğitimine yönelme ve bütçeden pay ayırma daha ziyade Kral Fahd b. Abdülaziz zamanında olmuştur. 1961 yılında Medine’de İslam Üniversitesi açılmış ve yabancı öğrenci kabul etmeye başlamıştır. 1967 yılında Melik Suud Üniversitesi, 1974 yılında İmam Muhammed b. Suud İslami Üniversitesi, 1975 yılında Melik Fahd Petrol Üniversitesi, 1981 yılında Mekke’de Ummu’l-Kura Üniversitesi kurulmuştur. Bu üniversitelere bağlı ancak Kız Öğrenim Yüksek Bakanlığı’nın denetiminde kızlara ait 13 fakülte bulunmaktadır. Son yıllarda bazı fakülteler ayrılarak veya yeni üniversiteler hayata geçirilerek Üniversite sayısı on altıya çıkarılmıştır. Üniversiteler Yüksek Öğretim Bakanlığı tarafından idare edilmektedir. Bu güne kadar ülke üniversitelerinden yaklaşık 150 bin öğrenci mezun olmuştur. Ülkede 13-14 bin öğretim üyesi olmasına rağmen %50si yabancılardan oluşmaktadır.

Eğitime yönelme ve bütçeden pay ayırma daha ziyade Kral Fahd b. Abdülaziz (1982-2005) zamanında olmuştur. Bu gün ise eğitime ayrılan pay, gayr-i safi milli hâsılasının  % 7sini oluşturmaktadır. 2005 yılından itibaren de Kral Abdullah bir eğitim seferberliği başlatmıştır. Bu çerçevede Üniversitelere yatırım yapılmaya başlanmış, ayrıca binlerce öğrenci burslu olarak yurt dışına eğitime gönderilmişlerdir. Pek çok yeni üniversite açılmış, bir üniversitede de olsa karma eğitim denemelerine başlanmıştır,

Ülkede okuma yazma oranı erkeklerde % 85, kadınlarda %79 dur. Kapalı bir toplum olması ayrıca vehhabi mezhebinin sanata yaklaşımı yüzünden kültür ve sanat faaliyetleri yok denecek kadar azdır, ancak geleneksel Arap edebiyatı ve şiir bir hayli gelişmiştir.

 

 

 

Suudi Arabistan Reviewed by on . Zekeriya Kurşun Müslümanların kutsal mekânları olan Mekke ve Medine’nin de içinde olduğu Suudi Arabistan, 20. yüzyıl başında ortaya çıkmış bir devlettir. Suudi Zekeriya Kurşun Müslümanların kutsal mekânları olan Mekke ve Medine’nin de içinde olduğu Suudi Arabistan, 20. yüzyıl başında ortaya çıkmış bir devlettir. Suudi Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: