Perşembe , 19 Ekim 2017

Giriş » Açık Görüş » St. Petersburg’da Üç Gün İki Gece

St. Petersburg’da Üç Gün İki Gece

8 Ocak 2015 Kategori: Açık Görüş A+ / A-

Prof. Dr. Fethi Gedikli*

24 Eylül 2014 Çarşamba günü, düne kadar Rus devriminin babasının adına izafeten Leningrad diye bilinen şehre seyahate çıkıyorum. St. Petersburg Hukuk Akademisi’nin daveti üzerine THY uçağıyla yarım saat gecikmeden sonra, Petersburg’a gitmek için 11.36’da Atatürk Havalimanı’ndan havalanıyoruz. 14.29’da Petersburg’dayız.

Pasaporttaki memure “seyahat amacın ne?” diye soruyor, “akademik amaçlı” diyorum, biraz bakıyor, pasaportumun fotokopisini çekmeye çalışıyor, makinesine kağıt sıkışıyor, çıkarmaya uğraşıyor olmuyor, sonunda gülümsüyor ve beni bırakıyor. “Turizm amaçlı” deyip geçmek gerekiyormuş. Çıkışta Elena, Tatyana ve Roman beni istikbal ediyorlar. Elena Gogolevskaya Saint-Petersburg Hukuk Akademisi’nin dışişleri biriminin başı. Tatyana ve Roman da üniversitenin akademik personelinden… Otele geldik. “Dinlenme mi, akşam yemeği mi?” diye sordular. Gelirken dinlendiğimi, akşam yemeği yiyebileceğimizi söyledim. Bir İtalyan restoranına gittik. Ben, akşam yemeği olarak önce domates çorbası içtim, ardından piliçli pizza yiyip üstüne sütlü bir kahve içtim.

Havaalanına indiğimde hava güneşli idi, yemekten sonra akşama evrildi, serinledi. Tatyana gitti. Elena bana arabayla kısa bir şehir turu yaptırdı. Önemli gördüğü her şeyi anlatıyor. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların şehri kuşatmaları, almaları, bombalamaları vs. vs. Kanallar, Neva ırmağı, Anıtlar. Yine II. Dünya Savaşı. Polonya. Petro’nun evi. Şehirde büyük emek var. Dümdüz bir ova. Daha havada iken görüyorsunuz bunu; yer gölcükler, su birikintileri ile dolu; bir bataklık intibaı veriyor havadan… Bu düzlük çarpıyor sizi. Adacıklar üzerine kurulu bir şehir. 1787’de Neva ırmağı üzerinde Nevski kapısını yapmışlar.

Akşam çiseliyor. Mahalli saat İstanbula göre bir saat ileride. İstanbula göre çok soğuk! Neyse ki son anda pardesümü yanıma almıştım. Tatyana bana havanın yağmurlu olduğunu, benim orada bulunacağım günlerde güneşli fakat 8-12 derece arasında tahmin edildiğini yazmıştı. Bu sebeple hazırlıklı sayılırdım. Yanıma şemsiyemi bile almıştım.

Başıma soğuk hava değdi, hafif ağrıyor. Petersburg saati ile akşam 8.15’de otelimde idim.

Şehirde binalarda ‘stalinka’lar, anıtlar, at heykelleri, ‘Adem ve Havva’ heykelleri, tiyatrolar, kütüphaneler, Hermitaj dikkat çekiyor. Bakü’deki mimari ile Petersburg mimarisi arasında benzerlikler dikkati çekiyor!

Elena ile, Tatyana ile, Roman ile sanki kırk yıldır tanışıyoruz ve görüşüyoruz; öyle tabii ve içten görünüyorlar. Yanlarında çok rahat hissettiriyorlar. Oysa Elena’yı İstanbula fakülteye geldiklerinde görmüş, o akşamüzeri başkalarıyla birlikte yemek yemiştik.

“Erdoğan Türkiyeyi İslamileştiriyor, ne diyorsun?” diyorlar. “Ekonomik olarak Türkiyeyi yükseltti” diyor Elena. Hatta bu hususta bir de yazı yazmış. Demek ki Ruslar yakından takip etmeye çalışıyorlar bizi. “Erdoğan bizim Putinimiz!” diye cevaplıyorum.

İstanbulda diplomatik görevde bulunan Vyaçislav’ı anıyoruz, bu Akademide Türk hukuk devrimi üzerine doktora çalışması var.

Aile hayatı, çocuklar konuşuluyor. Elena’nın kocası profesörmüş ve bir kızları varmış. Tatyana henüz bekar. Roman’ın birkaç aylık bir kızı olduğunu söyledi. Benim doğum günümü soruyorlar. Belli değil diyorum, Eylül olmalı ama Eylülün kaçıncı günü belli değil. Biraz şaşırıyorlar, izah ediyorum. Köylerde çocukları bizim vaktimizde doğar doğmaz yazdırmazlardı, diyorum.

Nevski ve Moskovski caddelerini gezdik. Fontinkayı gördük.

Akşam otelde haberlere bakıyorum. Ukrayna sınırındaki Luganskaya’daki çatışmaları gösteriyor, kamera yanmış cesetler üzerine zum yapıyor. Ruslar her zaman “emperyal” düşünmüşler ve hareket etmişler; bu sefer de Ukrayna’yı terbiye etmeye çalışıyorlar. Tetikte bekliyorlardı; Kırım’ı yuttular, şimdi de adı saklı bir diplomatlarının bir vesileyle bize söylediği gibi Ukrayna’yı bölmeye çalışıyor. Haberlerde bu konu genişçe işleniyor, muhtemelen kamuoyunu yönlendirmek için…

Avrupa, Avrupalı lafları sihirli laflar, kendilerini Avrupalı görmek istiyorlar, Avrupalı olmak istiyorlar. Elena’nın konuşmalarında bu vurgu önemli bir yer tutuyor.

Petersburg göç alan bir şehirmiş. Özbekler ve Tacikler geliyormuş kuzeyden. Elena “biz güneyliyiz, kültür farkı var, ayrıca onlar müslüman, ayrım yapmıyoruz ama bu da bir fark yaratıyor” diyor. Belli ki onlara mesafeli, diplomatik kibarlıkla düşüncesini böyle ifade ediyor.

Deli Petro’nun şehrinde ikinci gün: 25 Eylül 2014

Bugün Petersburg 10 derece. Sabah saat 10’da Tatyana odama kadar gelerek beni aldı. Aşağıda Elena ve başka bir sürücü bizi bekliyordu. Tırafiğe düşmeyelim diye yolu uzattılar. Hayli zaman gittik, Petersburgda metro olmasına rağmen, tırafik tıkanıyor. Dünyanın en derin ikinci metro istasyonu galiba burada imiş. 110 metre ile. İkinci günün akşamı metroya da binme fırsatı doğdu. Sennaya durağından Rossiya oteline birkaç durak seyahat etmiş bulundum. Akşamın ikinci dilimi idi ama yine de kalabalıktı. Ayakta seyahat ettik.

Akademide çay içtim. Darya adında bir hanımla, tanıştık. “Osmanlıda Birlikte Yaşama Kültürü” konulu konuşmamı tercüme edecek. 40 kişilik bir sınıfa konuştum. Darya Hanım çevirdi. Sonunda sorular geldi, cevaplamaya çalıştım. İyi tepkiler aldım.

Ardından rektör yardımcısı ve rektör hanımla tanıştık. Rektör hanım Türkiyeye, bizim Fakülteye gelmişti. Akademinin kurucusunun kızı Olga Hanım. Sohbette üniversitelerimiz arasında işbirliği imkânları konuşuldu. Eduard kendisinin Türke benzediğini söylediklerini nakletti, ben de beni de Ruslara benzetenler çıktı dedim. Burada hamamda keselenen her Rusun altından Türk çıktığı meselini hatırlamanın yeridir. Rektör yardımcısı bir torba içinde bazı hediyeler sundular. Rus misafirperverliği de bizimkiyle yarışabilir.

Darya Hanım, Rektör Olga Zıbina Hanım, Ben ve Rektör Yard. Prof. Dr. Eduard

Darya Hanım, Rektör Olga Zıbina Hanım, Ben ve Rektör Yard. Prof. Dr. Eduard

İstanbul Ruslar için büyük bir cazibe merkezi. Son yıllarda çektiği turist de gözlerden kaçmıyor. Elena Paristen fazla turist alıyor dedi. Kadir Has Üniversitesiyle işbirliği içindelermiş. Rektör yardımcısı defalarca Türkiyeye gelmiş, Bodrum ve Çeşmede de bulunmuş. İtiraf etmeliyim ki her ikisinde de daha bulunmuş değilim.

Darya (Derya) Hanım Uralların orada bir bölgeden geliyormuş. Türkçesi fevkalade. Doktora tezi olarak şeyhülislamlar İbn Kemal, Ebussuud ve Yahya Efendi fetvalarında aile hukukunu çalışmış. Kendisini düzenleyeceğimiz hukuk tarihi konferansına davet ettim. Ünlü türkbilimci Klyaştorni’nin cenaze töreni vardı; o sebeple ilk çağırdıkları çevirmen gelememiş, Darya Hanım onun yerine gelmiş.

Konferanstan sonra Tatyana, Nevski caddesinde çar mezarlarını ziyaret edelim dedi. Bize eşlik etsin diye Antalyalı olup da burada mimarlık okuyan Mustafa (Parlak)yı çağırdılar. Mustafa Moğolistanlı arkadaşı Nur ile birlikte geldi. Nur memleketinde Türk lisesinde okumuş, çok iyi Türkçe konuşuyor. Burada inşaat fakültesini bitirmek üzere. Nerdeyse ailesinde herkes Türkçe biliyor. Ablası ve kardeşi de Türk liseleri mezunu. Kardeşi Trabzonda KTÜ’de okuyor halen. Ablası tıbbı bitirmiş, Moğolistanda doktorluk yapıyormuş. Güvey de Türk okulu mezunu… Nur Petersburg tarihini de neredeyse bir Petersburgludan daha iyi biliyor, demek ki meraklı bir çocuk!

Petronun mezarının bulunduğu yerdeki Rusya müzesi matruşka bebekleri gibi, bir odadan öbürüne gez gez bitmiyor. Rusyada kuvvetli bir müzecilik kültürü olduğu besbelli. Müzede birçok basılı kitap da var; hepsi de 18. asırdan, bu asrın başından veya sonundan. Bizde de Müteferrika matbaayı bu yıllarda kurmuş (1727).

Petro marangoz olarak tebdil-i kıyafetle bir müddet Hollandada gemicilik tezgahlarında çalışmış. Tedkik etmiş onları. Türkleri yenmek için donanma ihtiyacını görmüş ve hemen bir donanma yapılmasını emretmiş.

Sonra Ortodoks katedralini gördük. Şimdi müze. İkinci Dünya Savaşında sütunlarının bazısı yara almış. İsaac’ın adını taşıyor. Gerçekten görkemli. Heykelleri, resimleri dikkat çekici. Çok yüksek. Büyük bir iddia var onda. İlk yapıldığında küçücükmüş, sonra daha büyüğünü, sonra daha büyüğünü yapmışlar. Bu dördüncü yapılışı. Tatyana’ya latife olsun diye ilerde beşincisi yapılışı da olacak galiba dedim ama buna pek ihtimal vermedi!

Akşam Tatyana’yı gönderdik; Mustafa ve Nur ile birlikte kaldık. Kutuzov adına yapılmış bir kiliseyi daha gördük. Bu öbürüne göre daha mütevazı, ancak Perşembe günü olmasına rağmen içi ‘müminlerle’ doluydu!

Acaba şehir ne kadar güvenilir ve acaba Dostoyevski’nin “Beyaz Geceleri”ni bir nehir kenarında seyretmek mümkün müdür? Yoksa şehir magandaları her an insanın önüne çıkar mı? gibi daha uçakta iken aklıma gelen soruları bir ara Mustafa ve Nur’a soruyorum. Şehir güvenli diyorlar, “nema problema!” Gece saat birde Neva ırmağı üzerinde köprülerin açılıp gemilerin geçişine temaşa edebilirmişim. İnsanlar birikip seyrediyorlarmış, ama bu Eylül vakti Petersburg bana hayli soğuk geldi. Haziranda, Temmuzda, Ağustosta olsaydı, yapabilirdim.

50 dolar bozdurdum bankada, bankalar akşam yediye kadar açık. 1860 ruble aldım. Bir Türk lokantasına gittik. İnsan güvenlik ve belirlilik istiyor: ‘Kemer Restoranı’nda balık çorbası, tava kebabı ve baklava yedim. Çay içtik. Üç kişi için 1750 ruble ödedik!

Kalacağım Rossiya oteline geldim ve yattım. Otelin onuncu katında 1042 numaralı odada kaldım. Üç yıldızlı kocaman bir otel. Ama madem adı Rossiya en azından beş yıldızlı olması gerekirdi kanımca! Önü park, parkın caddeye yakın kısmında bir heykel var. Roman’dan kim olduğunu sordum. Çernişevski adlı bir yazar olduğunu söyledi. Bu sanırım ‘Ne Yapmalı?’ kitabının yazarı. Vikipedi’ye göre, 12 Temmuz 1828-17 Ekim 1889 arasında yaşayan Rus devrimci demokratı, materyalist filozofu, eleştirmeni ve sosyalisti. Bazıları tarafından bir ütopyacı sosyalist olarak görülmüş. 1860’larda devrimci demokratik hareketin önderi konumundaymış. Lenin, Emma Goldman gibi önemli isimleri etkilemişmiş. Narodizmin kurucusu sayılırmış!

Petersburgda Avrupada çok yaygın olan “döner” kelimesi bilinmiyor; onun yerine Türkçenin aynı yemeği ifade eden ama belki Suriye ve Beyrut üzerinden gelen ve çevirmek fiilinden Arap ağzında (Kıpçak ağzında da!) ilk harfi ‘ş’ye dönen “şevirme”si yaygın. Galiba Kıpçak Türkçesinin bir yadigârı bu. Trabzonda bizim mutfak eşyası içinde, hamsi tavası da yaptığımız, bir “çevirme tavası” bulunduğunu burada ilave edeyim.

Dönerden söz açınca aklıma oteldeki kahvaltı geldi. Burada kahvaltıda çeşitli haşlanmış sebzeler de var, hatta yemekler de. Biz de bunları pek koymazlar sanırım.

Bu gün Tatyana 9.30’da gelecekti. Lobiye indim, biraz sonra Roman geldi. Tanya -kısaltmalara pek düşkün olan Ruslar, Tatyana’yı böyle kısaltıyorlarmış- biraz gecikti. Neyse birazdan o da geldi. Gezi planı yapmaya çalıştık. Tatar camiini göreyim istedim; aslında dün Petro’nun kabrinin yakınlarında idi, istesem görebilirdik, fakat Cuma namazına oraya gidebilmeyi umut ettim. Bugün ise -Cuma günü- namaza gitmenin uçağın kalkma saatı sebebiyle güç olduğunu anlayınca hiç değilse sabahleyin görelim istedim. Tanya “tamam” dedi. Önce oraya gitmeye karar verdik. İki tane Tatar mescidi varmış. Bu arada Roman, Tanya’ya “Beyaz Geceler”de müslümanların nasıl oruç açacaklarını bilemediklerini söyleyip güldü. Bunun cevabı var, hem de bunun üzerinde muhtemelen bu Tatar camiinde imamlık yapan Kazanlı bir âlim Musa Carullah Bigiyef bir kitap yazdı (“Uzun Günlerde Ruze/Oruç”) dedim.

Fakat yol çok kalabalıktı, bir müddet sonra Elena, başkan Putin’in şehre geldiğini, bu sebeple yolların kapalı olduğunu, programı değiştirmenin iyi olacağını söylemiş. Çarların yazlık sarayına çevirdik rotayı. ‘Çarskoye selo’ya. Burası havaalanına da yakınmış. Bu bölgeye Puşkinli bir ad da vermişler, ben Puşkin’in doğduğu veya yaşadığı yer diye düşündüm. Meğer Puşkin’in okuduğu saray lisesi burada imiş. Puşkin’den açılmışken söz, dün gezdiğimiz Rus müzesinde eserlerinin büyükçe 6 ciltte basıldığını gördüm. Demek ki Türkçeye hepsi çevrilmemiş. Çünkü nerdeyse çevrilen bütün eserlerini okuduğumu sanıyorum.

Şehre belki 1 saatlik yoldu, vakit tutmadım. Gene bir düzlük. İki katlı Rus sarısıyla boyalı uzun bir saray. Onarım halinde. Müze olarak geziye açık, biletlerimizi Tanya aldı. Bana ayrıca İngilizce bilgi veren bir sesli rehber (işitsel rehber) de aldı. Girdiğin birimin numarasını basıyorsun, sana orası hakkında gerekli malumatı veriyor.

On sekizinci yüzyılda Katerina’nın yaptırdığı bir saray. Gitgide eklemelerle büyümüş. Sandalyeler, masalar, porselenler, tavan ve duvar resimleri etkileyici. Bazıları Rus sanatçıların, bir kısmı da İtalyan ve diğer Avrupalı sanatçıların. Anlaşıldığına göre, çarlar Avrupa ile iyi ilişkiler geliştirmişler.

Çarskoye Selo'daki sarayın içinden

Çarskoye Selo’daki sarayın içinden

Saray bahçesi de özel yapılmış. Mitolojideki tanrıların heykelleriyle donatılmış. Ağaçlardan akkayın, ıhlamur, meşe ve çam dikkati çekiyor. Her yanda göller de var. Ruslar anıt dikmeyi pek seviyorlar. Adım başı anıta rastgelmek mümkün. Mesela bu bahçenin içinde ben ikisine denk geldim. Biri Moldavya yengisi üzerine dikilmiş ve Türk sınırına vezir Halil Paşa’ya 100 mil yaklaşıldığını da yazmış. Tanya’ya “benim şehrimi de Rus ordusu işgal etti, dedelerim muhacir çıktı, Türkiyenin iç bölgelerine sığındı, bir yıldan sonra memlekete geri döndü”, dedim. O gayet doğallıkla böyle şeylerin hep olduğunu söyledi. Öbür anıt bir gölün içinde, hatta yanı başında bir de mescit var. Tanya’ya “bu nedir?” dedim, “Türklere karşı kazanılan bir savaşın abidesi” dedi, “hem de mescidin yanına dikilmiş”. Üzerinde çift başlı kartal figürü de oturtulmuş.

Çarskoye Selo'daki anıtlardan

Çarskoye Selo’daki anıtlardan

Bu Roma’dan gelen bir adet. İstanbul’un bizim olmasından sonra Fatih de Roma’nın mirasçısı olduğunu iddia etmiş. Rus çarı da, Avusturyalılar da. Hatta Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu diye bir devlet de var. Ruslar da özellikle Romalılardan zafer takı dikme ananesini almışlar ve daima uygulamışlar. Osmanlılarda böyle bir şey bilmiyorum ben, belki gururlanma, büyüklenme olarak görülmüş ve benimsenmemiş.

Yakındaki gölde ördekler yüzüyorlardı! Katerina ve Rus çarları ve kinyazları burada avlanırlarmış.

Rusya dünyanın belki de yüz ölçümü bakımından en büyük ülkesidir. Bir uçtan bir uca tiren 7 günde varıyormuş. Yine Kamçatka’dan Petersburga uçak bilmem kaç saat uçuyormuş. Tanya galiba on bir bin kilometre genişliğinde olduğunu söyledi bana, böyle ise Türkiyenin on katı genişlikte bir ülkeden söz ediyoruz. “Bu kadar geniş ülkeye bakmak zor” diyor, ama yeni yerleri zapt etmekten de geri durmuyorlar.

Öte yandan, bu genişlik, mekân kullanımında gözle görülüyor. Kocaman, hantal, çirkin apartman blokları ve yapılar olmasına rağmen, önlerinde arkalarında geniş, ferah parklar ve yeşil alanlar var. Büyük bir ferahlık duyuyorsunuz şehirde. Kocaman sokaklarda tek tük insanlar geziniyor. Daha önce Ufayı da görmüştüm. Rus şehirleri Türklerin at koşturabileceği şehirler! Petersburg büyük zahmet, emek, zevk, sanat birleşimi bir şehir.

Ruslarla herhalde bazı benzerliklerimiz de var. Bunlar arasında, Türklerde ve Ruslarda hamam geleneği varken, Fransanın (Avrupanın diye de okuyabilirsiniz) daha düne kadar tuvalet ve banyo alışkanlığı olmadığını ve parfümün bu sebeple icat edildiğini söylemek de!

Haritaya bakmadan evvel Petersburgu Minskin orada düşünüyordum; meğer pek uzakmış, Helsinki ve Stokholme yakınmış. Bir Baltık şehri aslında, o kadar ki Rigadan da yukarıda kuzeyde yer alıyor. Moskova aşağıda ve ortalarda ve İstanbula daha yakın duruyor.

Artık avdet vakti; 16.40’da, uçak, tam zamanında hareketlendi, 16.51’de de havalandı; 18.45’de eve yani Atatürk Havalimanına döndük. Meğer İstanbulda bizi güzel bir güz yağmuru gözlüyormuş!

Çarskoye Selo'daki korudan bir görünüş

Çarskoye Selo’daki korudan bir görünüş


* İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi


ORDAF, farklı fikir ve görüşleri yansıtmak amacıyla Açık Görüş kategorisine makale kabul etmektedir. Makalede yer alan görüşler yazara aittir ve ORDAF’ın görüşlerini yansıtmayabilir.

St. Petersburg’da Üç Gün İki Gece Reviewed by on . Prof. Dr. Fethi Gedikli* 24 Eylül 2014 Çarşamba günü, düne kadar Rus devriminin babasının adına izafeten Leningrad diye bilinen şehre seyahate çıkıyorum. St. Pe Prof. Dr. Fethi Gedikli* 24 Eylül 2014 Çarşamba günü, düne kadar Rus devriminin babasının adına izafeten Leningrad diye bilinen şehre seyahate çıkıyorum. St. Pe Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: