Perşembe , 19 Ekim 2017

Giriş » Röportaj » Seyirci kalmak çare değil

Seyirci kalmak çare değil

6 Temmuz 2014 Kategori: Röportaj A+ / A-

Arzu Akyol

Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği (ORDAF) Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’la Ortadoğu’yu konuştuk. Yangın yerine dönen bölgede olaylara seyirci kalmanın çözüm olmadığını söyleyen Kurşun, “Pasif kalarak bu cehennem ateşinden kurtulmak mümkün değil” diyor. Ortadoğu’nun coğrafi değil, siyasi bir tanımlama olduğunu da vurgulayan Zekeriya Kurşun’a göre, bu kavram siyasi ve egemen güçlere göre genişletilmekte veya daraltılabilmekte. Sözün özü ‘Ortadoğu’ Batı emperyalizminin doğudaki menfaat sahalarını işaret ediyor.

Ortadoğu coğrafi bir bölgenin adı mı yoksa soyut bir kavram mı? Sınırları var mı?
Ortadoğu coğrafi bir tanım değil. Coğrafi yönler arsında ‘Ortabatı’ olmadığı gibi ‘Ortadoğu’ da yok. Bu kavram siyasi ve egemen güçlere göre genişletilmekte ve daraltılabilmekte. Zaten 20. yüzyılın başlarından itibaren kullanılmaya başlandığında da, daha çok İngilizlerin Hindistan’daki egemenliklerine giden yollara veya Mezopotamya’daki askeri faaliyet alanlarına göre ortaya konulmuş sübjektif bir kavramdı. Eski ‘Yakındoğu’ yerine kullanılıyordu. Bu kavramın içinde Güneybatı Asya’da yer alan Arap Yarımadası, Mezopotamya, Basra Körfezi ve ayrıca Türkiye ve İran yer almaktaydı. Ancak bölgede aktif olan büyük aktörler değiştikçe kavramın içi de yeniden dolduruldu ve siyasi literatüre, ‘Ortadoğu’, ‘Merkezi Ortadoğu’ ya da ‘Büyük Ortadoğu’ gibi yeni kavramlar eklendi. Bu isimlendirmelerin tamamı, Batı emperyalizminin doğudaki uzantılarını ve menfaat sahalarını gösterme amacı güdüyor. Günümüzde daha da negatif bir anlam yüklenerek, zengin kaynaklara sahip ama üstünde bitmez tükenmez kavgaların yaşandığı alan olarak tanımlanmakta.

ORTADOĞU’NUN SINIRLARINI EGEMEN GÜÇLERİN MENFAATLERİ ÇİZDİ

Bugünkü tanımı içinde baktığımızda bölgede hangi halklar ve hangi inanışlar yaşıyor?
Çoğunluğu teşkil eden Araplar, Farslar, Türklerin yanı sıra Kürtler, Çerkezler ve pek çok başka alt etnik kimlikler yaşamakta. Semavi dinlerin tamamının kutsal mekânlarının yer aldığı bu coğrafya ağırlıklı olarak Müslümanlardan meydana geliyor. İslam’ın bütün siyasi, itikadi mezheplerine; Hıristiyanlık ve Yahudiliğe ayrıca pek çok heteredoks inanca da ev sahipliği yapıyor. Esasında bütün dünyanın küçültülmüş bir örneğidir denilebilir. Ancak Batılıların nazarından bakıldığında, etnik köken olarak Arap, Fars ve Türklerin egemen olduğu; İslamiyet’in çoğunlukta bulunduğu coğrafyayı temsil eder Ortadoğu. Bu bakış yüzünden de daima geleneksel Doğu sorununun temel tartışma alanını oluşturuyor.  Tek istisnası 1948’de resmen oluşturulan İsrail’dir. Her ne kadar bölgedeki kadîm Yahudilik üzerine bina edilmiş olsa bile bu yeni yapının Ortadoğu’nun ne kadar parçası olduğu tartışmalıdır. Bu yüzden daima diğer çoğunluktan ayrı tutulan İsrail Batı tarafından desteklenmiş ve diğer bölge halklarına tercih edilmiştir.

Peki, bu siyasi bölgenin sınırları ne zaman kimler tarafından çizilmiştir?
Ortadoğu ve Kuzey Afrika diye tanımlanan bölgeler, Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyet sahasındaki alanlardı. Batılı güçler gelişip, Avrupa kıtasının dışına yayıldıkları süreçte, toprakları paylaşılamayan siyasi egemenlik Osmanlı İmparatorluğu’ydu. İlk darbe Fransızların 1798’de Osmanlı Mısır’ını işgal girişimi olmuştur. Bu süreç bu günkü sınırların oluşumuna giden yolda atılan ilk adımdır. Ancak fiili durum Birinci Dünya Savaşı ile yaratılmıştır. 1916 yılında İngiliz diplomat Mark Sykes ile Fransız meslektaşı Francois Georges Picot tarafından planlanan paylaşım sistemi bugünkü Ortadoğu’nun temellerini atmıştır denilebilir. Ayrıca 1917 Balfour Deklarasyonu ile İsrail’in kurulmasına öncülük edildiği gibi; 1920 San-Remo Konferansı da bütün bu yapıları pekiştirmiştir. Tabii ki bölgede oluşan yeni iç dinamikler, sosyal yapılar ve daha sonra II. Dünya Savaşı yıllarında yaşananlar da bölge sınırlarının şekillenmesinde katkılar sağlamıştır. 

Bu sınırlar eşyanın tabiatına mı Batılı ülkelerin çıkarlarına mı uygun?
Bütün bu oluşumlarda hiçbir şekilde bölgelerin doğal yapıları, beşeri özellikleri, tarihi bağları vs. dikkate alınmamıştır. Çizilen sınırlar yeni egemenlerin menfaat sahalarını belirleyecek tarzda çizilmiştir. Onların bölge üzerindeki merkezi etkileri sürdüğü sürece, normal gibi görülen bu durum, bölgeden çekilmeye başladıklarında sorunların kaynağı olmuştur. Bu yöntemle iki kere kazançlı çıkmışlardır. Manda yönetimleri sırasında kendi çizdikleri sınırlar içinde toplulukları istedikleri gibi yönetebildiler, kaynaklarından özgürce istifade ettiler, çekilirken de imtiyazlarını koruyacak yapılar ve anlaşmalar inşa ettiler. Çekildikten sonra ise burada meydana gelen bölgesel çatışmalar Batılıların menfaatlerini sürdürebilmelerine imkân sağlamıştır. Adeta doğal olmayan sınırlar içine hapsedilen topluluklar, Batılı menfaatlerin bölgedeki bekçileri durumuna sokuldular.

KAVGANIN ASIL SEBEBİ…

Neden ateşten gömlektir Ortadoğulu olmak?
Ortadoğu’da yaşatılanlar, Ortadoğulu olmaya negatif bir anlam yüklemektedir. Dünya Ortadoğu’nun kaynaklarını alabilmek ve kullanmak için büyük bir istek ve arzu duyarken, Ortadoğululara kaşı maalesef histerik bir nefret duymaktadır. Bunun pek çok siyasi, sosyolojik ve tarihi sebepleri vardır. Ancak Haçlı seferlerinden itibaren Batılı zihniyete yerleştirilen kin ve nefretin hala temizlenemediğini ileri sürmek yanlış olmaz. 

Bu bölgenin stratejik önemi nedir? Neden Batılıların en fazla elinin olduğu ve en fazla karıştırdıkları bölge olmaktan kurtulamıyor?
Bu bölgenin stratejik önemi dünya durdukça kaim olacaktır. Zira daha önce de söylediğim gibi üç dinin kutsal mekânları ve pek çok heterodoks anlayışın merkezleri Ortadoğu’da olması hasebi ile dünyanın bütün dikkatleri buranın üzerinde ve olmaya devam edecek. Düşünün sadece Kudüs bütün dinlerin merkezi… Müslümanlara ilk kıble olmuş, Yahudilere ilk mabet, Hz. İsa’nın doğduğu yer ve Hıristiyanların da ilk çıkış noktası. Böyle bir bölge üzerinde elbette her zaman tartışmalar olacak. Tabii ki bugün konuşulan stratejik önem, daha ziyade bölgenin sahip olduğu zengin petrol ve doğalgaz rezervleri ile enerji nakliyatı güzergâhları üzerine bina edilmiştir. Kavgalar genellikle dünyayı besleyen bu kaynakların paylaşımı üzerinden sürdürülmektedir. Bu durumun küçümsenmeyecek önemi olmasına rağmen, kavganın sebeplerini biraz önce söylediğim gibi din ve medeniyet eksenli düşünmekte yarar bulunmaktadır. Yoksa söz konusu kaynakların tükenmesi veya alternatif kaynakların bulunması bölgenin 
jeopolitik önemini azaltmayacaktır. 

TÜRKİYE NEREDE DURMALI?

Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının ve enerji politikasının değiştiği söyleniyor. Nasıl bir Ortadoğu’ya ulaşmaya çalışıyor ABD?
ABD 1990’lı yıllardan sonra sadece Ortadoğu’da değil, bütün dünyada tek patron olmaya niyetlendi ve özellikle bu durumu Ortadoğu üzerindeki operasyonlarıyla kanıtlamaya kalktı. Baştaki amacı ABD imparatorluğunu Ortadoğu üzerinden tescil ettirmekti. Bölgedeki kimi müttefikleriyle bölgeyi bir bütün olarak ele alıp kendi istediği yöne çekebileceğini düşündü ama bunda başarılı olamadı. Hatta uzun yıllardan beri biriken sorunlar yüzünden bölgede daha büyük tartışmalar ve parçalanmalar meydana geldi. ABD siyaseti derhal yön değiştirerek bu parçalanmışlıktan istifade etmeye kalktı. İlginçtir bölgede kendisi ile müttefik olan ülkeler arasında bile dolaylı ittifakların oluşmasına izin vermedi. Hatta Irak örneğinde olduğu gibi, hiç de uygun olmayan ve bölge gerçekleri ile uyuşmayan bir anayasa yaptırarak bugünkü Irak sorununa kaynaklık etti. Bu süreç ABD politikalarının bölgeden biraz olsun uzaklaşarak nefes almasına imkân verecek yeni arayışlara sevk etti. Ancak bunu yapay bir arayış olduğu kanaatindeyim. 

Neden?
ABD Afganistan’da, Irak’ta ve hatta Suriye’deki sorunlardan uzaklaşarak bir Asya politikası geliştirmeyecektir. Nitekim Suriye meselesinde ağırdan alan ve olayları seyrine bırakarak 170 bin insanın ölümüne ve milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesine göz yuman ABD hiç ummadığı yeni bir problem ile tekrar bölgeye dönmek zorunda kaldı. 

Bu değişim İsrail’i nasıl etkileyecek?
İsrail esasında 21.yüzyılın başından itibaren zorunlu bir barışa doğru itilmişti. Bunun için de mümkün olan tavizleri vermeye hazır hale gelmişti. Fakat bölgedeki gelişmeler, İsrail’in kadim ‘yok edilme’ korkuları üzerine kurulu olan politikalarını yeniden hortlattı. Son yaptığı operasyonlar bu korkunun ve kendisini yeniden hatırlatma amacının bir sonucu. Irak’taki son gelişmeler, İsrail’e aktif olma ve eski politikalarını uygulama fırsatı vermekte. Bu yüzden İsrail Irak’ın bölünmesinden yanadır.

Türkiye bu denklem içinde nasıl bir yerde olmalı?
Doğal olarak bölgede meydana gelen her gelişmeden en çok etkilenen ülkedir Türkiye. Bu durumda olaylara seyirci kalması, etkilenmesini azaltmayacağı gibi lehinde hiç bir gelişmenin olmasına da imkân vermeyecektir. Bunun alternatifi olaylara yakından bakmak, gelişmeleri takip etmek ve gerektiğinde sahip olduğu gücü doğru ve yerinde kullanmak olacaktır. Şüphesiz bu ikinci yol, kolay olmayan ve riskler ile dolu olan bir tercihtir. Ancak büyük devlet arzusu bir yana, sorunlardan daha az etkilenmek için bile risk almak gerekmektedir. Pasif kalarak bu cehennem ateşinden kurtulmak mümkün değildir. 

İRAN’IN ABD İÇİN ROLÜ DEĞİŞİYOR MU?

Bütün bu dengeler içinde İran’ın ABD için rolü değişiyor mu peki?
Son zamanlarda gelişen ABD-İran yakınlaşması veya daha doğru bir tabir ile uzlaşma arayışları, görünürde İran’ın lehinde gelişmektedir. Bunun sebebi biraz önce de söylediğim gibi ABD’nin bölge politikalarından uzaklaşma arayışıdır. Kimilerine göre bu durum İran’a bölgede daha aktif olma imkânı sağlamış ise de bana göre bu da ABD’nin öngördüğü bir şey olsa gerek. Zira ABD bölge politikalarında değişikliğe giderken iki önemli güce dayanabilirdi. Birincisi geleneksel müttefiki Türkiye. Ancak Türkiye’nin Ortadoğu’da oynayabileceği toparlayıcı rol ve sonuçları ABD’nin işine gelmemekte. Bu yüzden bölgede öcü vazifesi görebilecek olan İran ehven-i şerdir. İran bölgede aktif olduğu müddetçe özellikle Körfez ülkeleri ABD’den asla yüz çevirmeyecekleri gibi, petrol ve doğalgaz üretim ve nakliyatını ABD’nin planlamalarına uygun sürdüreceklerdir. Bugün ABD-İran yakınlaşmasından alınan sonuçlar da bunlardır.

RUSYA BU SÜREÇTEN KAZANÇLI ÇIKIYOR

Rusya’nın ne gibi bir rolü var bölgede?
Rusya her halükârda bu süreçte en kazançlı çıkan ülke görünümünde. Bölge politikaları üzerinden dünyanın patronluğunda ABD ile ortak olduğunu bir kere daha kanıtlama fırsatı bulduğu gibi; Rusya olmadan ABD’nin bölgede tek başına karar mercii olamayacağını ortaya koymuştur. Diğer taraftan değişen ABD politikalarının da aslında partneri olabileceğini göstermiştir. Özellikle Suriye meselesinde gösterdiği tavır bir noktada sorunun kilitlenmesine sebep olmuş, hatta ABD’nin ısrar ve heyecanının bitmesine de sebep olmuştur. Bu tavrı ile bir taraftan da İran muhalifi bölge ülkelerine, gerekirse İran’ı tutabilecek tek ülkenin kendisi olduğu imajını vererek sempati alanı hatta işbirliği ve ticarete dönüşen imkânları yaratmıştır. Suudi Arabistan ve Mısır ile geliştirdiği ilişkiler bunun en belirgin örnekleridir.

Bu röportaj aksam.com.tr‘de yayınlanmış ve oradan alınmıştır.

Seyirci kalmak çare değil Reviewed by on . Arzu Akyol Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği (ORDAF) Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’la Ortadoğu’y Arzu Akyol Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği (ORDAF) Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’la Ortadoğu’y Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: