Pazar , 20 Ağustos 2017

Giriş » Belge-Tarih » Osmanlı İdaresi ve Yezidiler

Osmanlı İdaresi ve Yezidiler

16 Eylül 2014 Kategori: Belge-Tarih A+ / A-

Kendine has ritüel ve inanışlarıyla dikkat çeken Musul Yezidileri, tam anlamıyla heterodoks bir topluluk özelliği gösterir. Yezidilerin etnik ve sosyo-kültürel bakımlardan Kürt oldukları ve Kürtçe konuştukları kabul edilmekle birlikte din ve inanışları üzerinde, başta İslamiyet olmak üzere Hıristiyanlık ve Musevilik gibi semavi dinlerin ve bu arada bazı yakın ve Uzakdoğu dinlerinin de hatırı sayılır etkilerinin olduğu anlaşılıyor. Bu yazıda, Yezidilerin daha çok Osmanlı asırlarındaki durumlarını ve devletle olan ilişkilerini ortaya koymaya çalışacağız.

19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı arşiv belgelerine sıkça konu olan Yezidilerin bu belgelerde, umumiyetle emniyet ve asayişi bozdukları, vergi ve askerlik yükümlülüklerinden kaçtıkları, kolluk kuvvetlerle itaate alınamadıkları, iptidai yaşam şartları ve taassup içinde bulundukları ifade edilerek, 19. Yüzyılın sonlarında Musul Vilayetinde 50 bin civarında bir nüfusa sahip oldukları vurgulanmıştır.

Irak’ın fethedildiği 16. Yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı egemenliğine giren Yezidilere karşı, geleneksel Osmanlı yönetim anlayışının bir yansıması olarak, vergilerini verdiği ve itaat ettiği sürece dokunulmamış ve müsamaha gösterilmiştir. Bununla birlikte, Müslümanlıktan ayrılmış ve dalalete düşmüş bir fırka (fırka-i dâlle) olarak görülen Yezidilere karşı, Tanzimat’a kadarki dönemde mesafeli durulmuş ve onları tanımak ya da Müslümanlığa çekmek yolunda ciddi bir girişim de olmamıştır. Dini ve hukuki açılardan Yezidileri Müslüman veyahut gayrimüslim topluluklar içinde kabul etmeyen Osmanlı resmi görüşü bu sebeple onlara, “millet sistemi” içerisinde müstakil bir cemaat statüsü vermemiştir. Dolayısıyla, ne Müslim ne de gayrimüslim olarak mütalaa edilen Yezidilerin mezhepleri devletçe tanınmamıştır. Nitekim, kendilerinden –gayrimüslimlerden alınan- cizye vergisi alınmadığı gibi, bazı istisnai dönemler hariç, askerlikten de muaf tutulmamışlardır.

Ancak Tanzimat (1839) ile birlikte, yeni anlayışın ve Osmanlılık idealinin getirdiği bir sonuç olarak, Yezidilere karşı yürütülen politikalarda mühim değişiklikler olmuş; asayiş ve devlet otoritesinin sağlanması, vergi ve askerlik mükellefiyeti konularında ciddi biçimde problem kaynağı olan Yezidilerin bu sefer Osmanlı sistemine adaptesi sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak, bu kolay bir iş değildi ve nitekim, bölgedeki asayişsizlik ve problemlerin önemli sebeplerinden biri olan Sincar Dağı Yezidilerine karşı yapılan te’dip seferleri, 19. yüzyıl boyunca hep devam etti. Tanzimat sonrasında Yezidilerin devlet tarafından askere alınma teşebbüsleri ise bir netice vermedi.

Osmanlı resmi kayıtlarında, kendileri ve dinleri için “fırka-ı dâlle”, “akaid-i bâtıla”, “mezheb-i bâtıla” gibi sıfatlarla nitelendirilen Yezîdîler’in Müslümanlığa geçmeleri durumunda ise, “şeref-i İslam’la müşerref olmak” ve “ihtida” gibi kavramlar kullanılmıştır. Ancak, bazen “tashih-i itikat” ve “tecdid-i iman” gibi tabirlerin de kullanılması söz konusuydu. Öteden beri hükümet Yezidileri tamamıyla Müslüman saymamakla beraber, ayrı bir din ve mezhep sahibi olduklarını da bilmez görünerek, tanımak istemediği için, “tashih-i itikat” sözü ile Müslümanlıklarını kabul ede gelmiştir. Her ne şekilde olursa olsun Müslümanlığa geçen Yezidilere de, teşvik olsun diye çeşitli unvanlar verilerek maaşlar bağlanırdı.

Danışmanlarının yönlendirmesi ile Yezidilerin aslen Müslüman olduklarını ve bilahare cehaletten dolayı dalâlete düştüklerini düşünen II. Abdülhamid, merkeziyetçilik ve İslam birliği ideallerinin de etkisiyle, Yezidileri ne olursa olsun kazanmayı ve devlete bağlı hale getirmeyi bir hedef olarak seçmişti. Bu sebeple, bir diğer heterodoks topluluk olan Şebekler ile birlikte Yezidiler gibi İslam’dan hayli uzaklaşmış olan toplulukların, ehl-i sünnete dahil edilmeleri büyük önem kazanmıştı. Bunu gerçekleştirmek için de dinî eğitim ve askerlik vasıtaları iki temel araç olarak kullanıldı. Yezidileri askere alarak Müslümanlaştırılmaları ve ehl-i sünnete katılmaları hedefleniyordu. Ancak 1885’teki askere alma teşebbüsleri, sonuçsuz kalmış ve Yezidilerin askerlik karşılığında bedel-i nakdi vermesi kararlaştırılmıştır.

1890’da, Yezidilere nasihat ederek, onları tedricen askerlik hizmetine alıştırmak, “cehalet ve sapkınlıklarını ortadan kaldırarak akaid-i İslamiyeyi anlatmak” üzere Musul’a bir “heyet-i tefhîmiye” gönderildi. Ayrıca, Yezidi çocuklarının terbiyesi için Yezidi köylerine cami ve mektepler inşa edilerek, muallimler tayin edildi. 1896’da ise, “iptidai bir yaşam tarzı süren Yezidilerin medenileştirilmesi” için, merkezleri sayılan Sincar Kazası’nda bir belediye dairesinin kurulmasına karar verildi.

Ancak bu tür teşebbüslerden de bir sonuç alınamadı ve tam da bu dönemde, uygulamalarıyla Yezidiler ile olan ilişkileri altüst eden Ömer Vehbi Paşa Kuvve-i Islahiye Kumandanı olarak Musul’a gönderildi. Bu dönemde Ömer Vehbi Paşa’nın, gözüne girmek istediği merkezî idareyi yanıltarak, Yezidileri zorla Müslümanlaştırmaya dönük adımları, ikili ilişkileri daha da soğutarak ıslahatların sonuçsuz kalmasına; Yezidilerin isyan etmesine ve kendisinin de görevden alınmasına sebep oldu.

Bu başarısızlığın etkisiyle, Ömer Vehbi Paşa’nın azlinden Abdülhamid saltanatının sonlarına kadar izlenen politikalarla, iyice küstürülen Yezidilerin devlete biraz olsun ısındırılması ve yaraların sarılması amaçlandı. İkili ilişkilerin nispeten düzelmesi, Yezidiler hakkında Abede-i İblis (İstanbul 1329) adıyla bir risale yazacak kadar geniş bilgisi olan Mustafa Nuri Paşa’nın 1902’de Musul valiliğine atanmasıyla mümkün olabildi. Ömer Vehbi tarafından, Yezidileri Müslümanlaştırmak amacıyla el konulan ve cami-mektep haline getirilen Şeyh Âdî türbesi Yezidilere tekrar iade edilerek önemli bir adım atıldı. Bununla birlikte, Yezidilerin askere alınmasıyla ilgili teşebbüsler aralıklarla devam etti. Ancak, Müslümanlar ile karışık olarak askerlik yapmayı hoş karşılamayan Yezidilerin dinî statüsü ve askerlik hizmetine alınması konusu, İmparatorluğun sonuna dek önemli bir sorun olarak gündemde kaldı.    

Yukarıda da belirtildiği gibi, Yezidilere karşı sergilenen cebrî davranışlar, kalıcı çözümleri getirmediği gibi, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletlerin sömürgeci-himayeci politikaları çerçevesinde hedef kitle seçtikleri Yezidiler ile devlet arasındaki “soğukluğu” daha da arttırmıştır. Özellikle İngilizler, bir diğer heterodoks topluluk olan Lübnan Dürzilerine olduğu gibi Yezidilere de özel ilgi göstererek onları konsolosları vasıtasıyla himayeleri altına almaya çalıştı. Buna karşın Yezidiler de I. Dünya Savaşı’nda ve işgal döneminde İngiliz yönetimini desteklediler. Yezidilerin durumu hakkında geniş bilgiye sahip olan İngilizlerin savaş döneminde hazırladığı istihbarat raporlarında, Sincar ve Musul Sancağındaki 50 köyde Yezidilerden 7070 silahlı adamın bulunduğu ve Diyarbakır’dakiler ile birlikte yaklaşık 42 bin kişilik bir nüfusa sahip oldukları yazılıdır. Bu bilgiler, Yezidilerin günümüzdeki nüfusu hakkında verilen ve yüz binlerle ifade edilen rakamların da pek gerçeği yansıtmadığını göstermektedir.  

Davut Hut

Doç. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi. Maliye Varidat Defterlerine Göre XIX. Asrın İkinci Yarısında Basra Gümrüğü başlıklı yüksek lisans ve Musul Vilayeti'nin İdari, İktisadi ve Sosyal Yapısı (1864-1909) başlıklı doktorasını Marmara Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Irak'ın demografik yapısı üzerine akademik çalışmalarını sürdüren Davut Hut aynı zamanda Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği'nin (ORDAF) Genel Sekreterliği görevini de yürütmektedir.

Latest posts by Davut Hut (see all)

Osmanlı İdaresi ve Yezidiler Reviewed by on . Kendine has ritüel ve inanışlarıyla dikkat çeken Musul Yezidileri, tam anlamıyla heterodoks bir topluluk özelliği gösterir. Yezidilerin etnik ve sosyo-kültürel Kendine has ritüel ve inanışlarıyla dikkat çeken Musul Yezidileri, tam anlamıyla heterodoks bir topluluk özelliği gösterir. Yezidilerin etnik ve sosyo-kültürel Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: