Pazar , 20 Ağustos 2017

Giriş » Analiz » Ortadoğu’da Mezhebî ve Dinî Çatışmalar: Tarihî ve Güncel Bir Analiz

Ortadoğu’da Mezhebî ve Dinî Çatışmalar: Tarihî ve Güncel Bir Analiz

2 Haziran 2014 Kategori: Analiz A+ / A-

Dr. Mohsen M. Saleh

(Tercüme: Zeynep Demir) 

Bernard Lewis bu yıl 98. yaş gününü kutluyor. Belki şimdi, etnik ve mezhepsel çizgi boyunca Arap- İslam dünyasının haritasının yeniden çizildiğine yönelik isteklerinin gerçekleştiğine inanarak dünyamızı terk edebilir.

Siyonizm’in ve İsrail’in güvenilir bir destekçisi olan bu ünlü oryantalist doktora tezini Şii İslam’ın küçük bir parçası ve İsmailî mezhebinin ufak bir kolu olan Haşhaşilik üzerine yazdı. Lewis, Arap-İslam dünyasında süregelen mezhebî ve etnik ayrılığın tarihi, coğrafi ve kültürel dinamiklerin doğal bir sonucu olduğuna inanmıştır.

O, bu durumu ayrıca Siyonist proje için büyük bir hizmet ve benzer etno-mezhepsel parçalara bölünmüş bir bölgede İsrail’in Yahudi bir devlet olarak hayatta kalması için bir garanti olarak görmüştür. Lewis, neo-muhafazakâr ekol ve Irak’ın etnik ve mezhebî temelde yeniden düzenlenmesi için işgal emrini veren George W. Bush üzerinde etkisi vardır.

Dini Bakış Üzerine

Ancak Arap-İslam bölgesi Lewis ve yazılarından çok önce mezhep çatışmalarına şahit olmuştur ki bu çatışmalar Hz. Muhammed’in sahabelerinin ilk nesline kadar dayanmaktadır. Farklılık insanın ikinci doğasıdır ve insanlar dinde, fikirlerde, kültürde, ölçütlerde, önceliklerde, zevklerde, bilgide, düşüncede, zenginlikte, sağlıkta, güçte ve güzellikte… farklıdırlar. Bu hayatta hiçbir lider, düşünür, peygamber ve hatta Allah (cc) bile insanların suiistimalinden kurtulmamıştır.

Fakat yaşamda neredeyse bütün ideoloji ve inançların hemfikir olduğu, dürüstlük, doğruluk, adalet, fenalıktan kaçınma gibi, insanın ne kadar yapıp yapmadığına bağlı olan, davranış ve standartlarla ilgili kurallar vardır. Buradaki problem aslında farklılıklar değil, çatışma ve yıkımdan ziyade farklılıkların işleyişini çeşitlilik ve yaratıcılık yoluyla halleden bir çerçeve, kurallar ve düzenlemeler bulabilmektir.

İslam, insanlar arasındaki farklılıkların varlığını kabul eder. Kuran’a göre: “Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.” İslam ayrıca dinde zorlamayı reddeder ve başka dinlerin inananlarına koruma ve muhafaza sağlar ve onlara önemli haklar verir. İslam Müslümanlar arasındaki farklılıklar için hükümler içerir. Kuran “Eğer kendi aranızda ihtilafta kaldıysanız, Allah ve Peygamberine danışınız” ve ” inananlardan iki kısım birbiriyle savaşa girişirse aralarını bulun, eğer onlardan biri öteki aleyhine sınır tanımazlık edip saldırırsa, saldıranla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın” demektedir.

Tarih boyunca, Müslüman bilginler Müslümanlar arasındaki çatışmalarda genellikle Hz. Ali ibn Ebu Talib’in (Hz. Muhammed’in sahabesi ve 4. Halife) mantığını takip ettiler. O, “Eğer sapkın grupla savaşılırsa, kaçanların izi takip edilmez, ele geçirilenler öldürülmez ve yaralananların işi bitirilmez” demektedir. Onlardan ganimet alınmaz ve onlar köle olarak alınmaz. Bu uygulama Hz. Ali’nin Haricilerle ve diğer hiziplerle savaşında yaptığıdır.

İslam fıkhı mezheplerinde bilinir ki; Müslüman biri dinin net bir öğretisini inkâr etmedikçe ve yalnızca din değiştirmiş olmakla açıklanacak bir davranış sergilemedikçe dinden dönmüş sayılamaz. Bu Müslümanlar arasında inanç, ibadet ve muamelenin de içinde olduğu, hoşgörünün ve farklılığın oldukça geniş bir çerçevesini çizer.

Tarihi Tecrübe Üzerine

Birçokları kendi görüşlerini modern Müslüman ve Arap tarihçilere benimseten, bölgenin İslam tarihinin imgesini bozan, bunu etnik ve mezhepsel savaşların, çatışma ve çekişmelerin bir tarihi olarak gösteren Oryantalist yazılara kurban gittiler.Aslında birçok oryantalist kasten kabileler arasındaki çatışmalara ve süregelen sonradan şişirilmiş ve abartılmış konuları araştırmaya yani siyasi tarihe odaklanır. İnsanlar arasındaki rekabet ve çatışmanın kuralı ve tarihin devinimindeki normal hadiselerin sonucu olan ihtilaf ve çatışmaları inkâr edemeyiz. Ancak Avrupa’nın çamura saplanmış kanlı dini çatışmalarına oranla, İslam dünyası yüzyıllarca insanlığa yolgöstermişken, bizim bölgemiz istikrarın, dini hoşgörünün ve refahın keyfini çıkartmışken neden bizim bölgemizin kültürel tarihinin ya da sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının vurgulanmadığına dair binlerce soru işareti buluruz.

Avrupa’daki en uzun istikrar dönemi II. Dünya Savaşı’nı takip eden dönemdir. İslamiyet tarihi boyunca (1400 yıl) mezhepsel sebeplerden dolayı iç çatışmalarda öldürülenlerin sayısı sadece I. Dünya Savaşı veya sadece II. Dünya savaşı sırasında diğer Avrupalılar tarafından öldürülen Avrupalıların sayısından daha azdır.

Genel olarak Arap ve Müslümanlar belirli bazı zamanlarda ve devletlerinin yükselip, düşüşe geçmesiyle bağlantılı siyasi çekişmelerin yaşandığı sınırlı coğrafyalarında, istikrarsızlık ve çatışmalardan dolayı acı çekmişlerdir. Ancak tarih boyunca Araplar ve Müslümanların yönettiği ülkeler genellikle insanları, kendilerine güç anlamında rekabete girişmedikçe, kendi kişisel, dini ve mezhepsel yaşantılarında karar vermekte serbest bırakmışlardır. Yöneten hanedanlarının çoğu ve Müslümanların ezici bir çoğunluğu Sünni olduğu için, Sünniler ümmet olduklarını, millet olduklarını ve herkesi barındıran deniz olduklarını hissettikleri kadar, mezhepsel coşkunlukta ya da mezhepsel parça olduklarını asla hissetmediler. Eğer mezhepçi çabaları olsaydı, ya da İspanyol Engizasyonu’nu model olarak taklit etselerdi, diğer mezheplerin çoğu çok uzun zamân önce yok edilmiş olurdu.

Genellikle Sünni ekolü kan dökmekten sakınmada, dinden dönmeyle ilgili hükümleri uygulamakta, ve böyle olması için de sert koşulları yerleştirmekte çok katıydı. Bu nedenle, dinî hoşgörü, bir arada yaşama ve samimi dinî vaaz İslam tarihi boyunca olmazsa olmazlardandı. Sünni alimler (İbn Teymiyye de dâhil), bazı gizli heretik mezhepleri din dışı görmelerine rağmen ana akım Şia’yı din harici görmemişlerdir. Şiilik konusunda, sapkın görüşlerinden kanıtlanabileni dikkate almışlar ama gizli olanları Allah’ın kararına bırakmışlardır. Bu yüzden Müslüman devletler ve ordular tüm bu gruplara baskı yapmamış, onları kovmamış ve dini konularda onları zorlamamışlardır.

Şeyh Dr. Mustafa Siba’i Min Rawai’ Hadaratina (Medeniyetimizin İhtişamlı Tarafları) adlı kitabında dini hoşgörünün pek çok örneğini sunar. Siba’i, Halaf bin al- Musanna’nın ikinci hicri yüzyılda rağbet gören popüler ilmi oturumlar hakkındaki açıklamalarından bahseder. Halaf’a göre: Basra’daki bir toplantıda 10 kişi gördük. Onlar dünyaca, bilgide ve aklıselimde eşsizdiler. Bu isimler dilbilimci Halil bin Ahmed (Sünni), şair el- Humeyrî (Şii), Salih bin Abdulkuddus (heretik bir Düalist), Süfyan bin Mucaşî (Harici), Beşşar ibn Burd (uçarı bir Şu’ubi [ırkçı]), Hammad Ecrad (diğer bir sapkın ırkçı), İbn Re’s el Calût (Yahudi), İbn Nazır al Mutekellim (Hıristiyan), Ömer bin el Mueyyed (Magian) ve İbn Sinan al Harrani (Sabiî) dır. Onlar toplanıp şiir ve güncel olaylar hakkında münazaralar yapmışlardır.

Tarihteki bazı istisnai dönemlerde, Şii-İsmaili Fatımi hilafeti altındaki Kuzey Afrika’daki insanlara yapıldığı gibi, Müslümanlar, dinî, mezhebî baskılardan dolayı acı çekmişlerdir. Benzer şekilde İran’daki Sünniler, Safeviler İmamiye Şiasını benimsediklerinde ve insanları Şii İslam’a dönmeye zorladıklarında zulme uğramışlardır.

Osmanlı Devleti 16. Yüzyılın ilk yarısında Irak’ı yönetirken, Güney Irak’ın çoğunluğu hala Sünni’ydi. Güney kısmı hala, Sünni bir devlet olan ve Hanefi öğretisini benimsemiş Osmanlı Devleti’nin kontrolü altında olmasına rağmen, 1750-1900 yılları arasında adım adım Şii çoğunluklu bölge haline geldi.

Müslüman ülkelerdeki mezhepsel ve etnik hassasiyetleri canlandırmayı deneyerek, Müslüman ülkeleri ele geçiren batılı sömürge güçleri böl ve işgal et taktiğini uygulamışlardır. Bu güçlerin laik çağrılarına rağmen, Afrika’daki, Hint Yarımadası’ndaki ve Endonezya’daki Hıristiyan misyonerler için teminat ve koruma sağlamışlardır. Fransız sömürge yönetimi, Suriye’deki mezhepçiliği ve tahammülsüzlüğü besleyerek Hıristiyanlara ayrıcalıklı muamele ve geniş bir koruma sağlarken, Suriye’yi mezhepsel çizgiler boyunca bölmüştür (Şam, Halep, Dürzî, Aleviler ve Büyük Lübnan). İngilizler, İtalyanlar ve Hollandalılar politikalarında Fransızlardan çok da farklı değildiler.

Arap ve Müslüman dünyasındaki bağımsızlık hareketi milliyetçi bir şekil almış, sömürge karşıtı bütün milli unsurları bir araya getirmiştir ve hizipçi bir şekil almamıştır. Herkes onlara katılabilirdi ve hatta onları yönetme potansiyeline bile sahip olabilirlerdi. Hatta Sultan el-Atraş (Dürzî) 1925-1927 yıllarında Fransızlara karşı Suriye ayaklanmasını yönetti. Müslümanlar ve Hristiyanlar İngiltere ve Siyonist projesi karşısındaki Filistin isyanlarında el ele çalışarak direnme ve milli birlik bağlamında ayrıcalıklı örnekler vermişlerdir. Genel anlamda İslami eğilimli rönesans, reform hareketleri ve İslami devrimler mezhepçi ya da radikal değillerdi. Dahası ezici çoğunluğu Sünni olan Arap bölgesinin insanları, çoğu diğer tarikatlara üye olan pan-Arap milliyetçiliğinin öncülerine, Mişel Eflak, Zeki el- Arsuzi, Konstantin Zureyk ve diğerleri gibi, karşı saldırgan veya kuşkucu değillerdi.

Bu yüzden Arap ve Müslüman çevresi yüzyıllarca tüm tarikatlar ve dinler için güvenli ve hoşgörüyü besleyici bir çevre oldu. Bu normun ihlal edildiği örnekler istisna, geçici ve sınırlıdır.

Hizipçiliğin Yükselişi

Geçtiğimiz yıllarda radikal hoşgörüsüz hareketler doğdu ve bölgede hizipçi belirtiler görünmeye başladı. Bu oluşumun en bariz sebepleri şunlardır:

  1. Batı sömürgesi çeşitli azınlıklar arasında Müslüman çoğunluğun korkusunu yayarak, azınlıklara arka çıktı. Bu durum, azınlıklar içindeki, sömürge güçlerinden koruma bekleyen veya pozisyonlarını koruma adına özel imtiyazlarına garanti arzulayan liderleri ve hareketleri kışkırttı.
  2. Hizipçi azınlıklardaki bazı lider ve hareketler çıkarlarını korumak için bloklar oluşturmayı denediler. Mesela Suriye’de Aleviler bu iki kurumu kullanarak devlete egemen olmak için Suriye ordusuna ve Baas Partisi’ne sızdılar. Bu durum mezhep düşüncelerinin temelinde gözden düşmüş olan, demokratik değişim veya gücün barışçı transferi için küçük bir şans bekleyen Suriyelilerin hislerinde sınırsız bir parçalanma yarattı. Bu da mezhebî ve fanatik bir karakter alan tepkiye sebep oldu.
  3. Bağımsızlığını kazandıktan sonra kurulan birçok Arap rejimi, ki bunlar pan-Arap milliyetçiliğini laik fikirlere kaynaştırmışlardır, acımasız ve yozlaşmış bir biçimde hüküm sürmüşlerdir. Aynı zamanda bunlar ılımlı İslami hareketlerle savaşmış, onlara sıkıntı vermiş ve onların faaliyet özgürlüğünü inkâr ederek kovmuşlardır. Bu durum baskı hissi, adaletsizlik, siyasi huzursuzluk, şeriat çalışmalarında, siyasi tecrübede ya da genellikle hayatın sorunlarında iyi olmayan aşırı grupların, ortaya çıkışına sebep olmasının yanı sıra, İslamî alanda bir boşluk yaratmıştır. Yol göstermenin yokluğu ve problemleri sadece güvenlik ve askeri yaklaşımla çözmeye çalışan rejimlerin ısrarıyla bu hareketler kendilerini toplumdan soyutlamış ve Müslüman din adamları tarafından geliştirilen Şii temelli kuralları kabul etmeyen bir şekil almışlardır. Rakiplerini dinden dönmüş ilan ederek ve geniş çaplı katliamlara başvurarak çok ileri gittiler.
  4. İsrail’in batılı-Amerikan desteği, Filistin’deki işgali ve Filistinlileri kovması Arap ve Müslümanların büyük bir kısmını kızdırmıştır. Arap ve Müslümanlar bu desteğin dini ve kültürel arka plana dayandığını açıklamışlardır. Birleşik Devletlerin Afganistan’daki ve Iraktaki işgali, Bosna’daki Müslümanların çektikleri, Çeçenistan, Myanmar (Burma), Kaşmir, güney Filipinler ve diğer yerlerde yaşananlar onların fikir ve görüşlerini pekiştirmiştir.
  5. İran’daki İslami devrimin başarısı sadece Arap ve Batı rejimleri arasında endişeye sebep olmamış, ayrıca bazı Sünni Müslümanlar arasında da endişe yaratmıştır. Birden Arap rejimleri reform ve İsrail düşmanına karşı çelişkiden kaynaklanan iç istemlerden kurtulmak için, İran’daki hizipçi fikirleri ateşlendirmiştir. Bazı Batılı güçler, onları değişiklik, reform, rönesans ve Filistin’in özgürlüğü gibi asıl konulardan uzaklaştırdığı için, Müslümanlar arasında öfkeli hizipçi tutkuları görmekten mutludurlar.

Öte yandan, Irak, Suriye ve Yemen’deki İran etkisi geniş Müslüman kitlelerince anlaşılamamaktadır. Sünniler bunu doğası gereği mezhebî yayılma olarak görmektedir ve bu durm Şii’lere karşı büyük bir düşmanlığa yol açmaktadır. Ayrıca ABD işgalinden sonra Irak’ı yöneten hükümetlerin hizipçi davranışları bu duyguları ateşlemeye yardım etmiştir. Mezhepsel bir bakış açısıyla yorumlanmış çatışmaların yeni fesat yuvaları Bahreyn, Doğu Suudi Arabistan, Pakistan ve başka yerlerde de ortaya çıkmıştır.

Uygun Bir Çözüme Doğru

Mezhebî ve dini hoşgörüsüzlük sadece Müslümanlar ve onların bölgeleriyle sınırı değildir, dünyaca yaygındır ve belki de Hıristiyan, Budist, Yahudi veya Hindu gibi gruplar arasında da vardır. Dini ve kültürel gündemleriyle siyasetleri çamura saplanmış “büyük güçler”, çatışmayı daha da körüklemektedir.

Mezhepsel çatışmalar bölgeyi sadece düşmanlarının içine yarayacak şekilde parçalanmış ve ufalanmış bir duruma sürükleyebilir. Bu tip çatışmalar hizipçi oyunlar oynayan ve hizipçi çizgide davranan bütün rejimler için basiretsiz ve yıkıcıdır.

Çözüm için ilk adımlar bölgenin insanlarının isteklerine saygı duymak ve onlara istedikleri siyasi sistemi seçme hakkını vermek, dış müdahaleyi önlemek, ılımlı İslami hareketlerin işlemesi için olumlu ve özgür bir çevre güvencesini vermek, ötekileştirici ve defedici teşebbüslerden sakınmaktır.

Bu makale Middle East Monitor’de yayınlanmış ve oradan tercüme edilmiştir. Makalenin ingilizcesine erişmek için tıklayınız.

Ortadoğu’da Mezhebî ve Dinî Çatışmalar: Tarihî ve Güncel Bir Analiz Reviewed by on . Dr. Mohsen M. Saleh (Tercüme: Zeynep Demir)  Bernard Lewis bu yıl 98. yaş gününü kutluyor. Belki şimdi, etnik ve mezhepsel çizgi boyunca Arap- İslam dünyasının Dr. Mohsen M. Saleh (Tercüme: Zeynep Demir)  Bernard Lewis bu yıl 98. yaş gününü kutluyor. Belki şimdi, etnik ve mezhepsel çizgi boyunca Arap- İslam dünyasının Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: