Cuma , 24 Kasım 2017

Giriş » Analiz » Barış Dininden Korku Dini İcat Etmek: “Islamophobia”

Barış Dininden Korku Dini İcat Etmek: “Islamophobia”

8 Temmuz 2014 Kategori: Analiz A+ / A-

Özet
Batıda 21. yüzyılın ilk yıllarında başlatılan İslam karşıtlığı kavram olarak “Islamophobia/İslamofobi” kelimesiyle ifade edilmiş olup nedense farklı akademik ortamlarında, düşünce kuruluşlarının bir kaç yabancı konuşmacı davet edilince de iyice albenili ve gösterişli reklam edilen toplantılarında “İslam korkusu” diye tercüme etmekten içtinap edilerek büyük bir iştahla masaya yatırılmaktadır. Şayet bu toplantılar sadece Batı üniversitelerinde ve think tank kuruluşlarında yapılsaydı niyetleri belli der geçerdik. Ama özellikle Türkiye gibi Müslüman ülkelerde birilerinin ısrarla “İslam Korkusu” toplantıları düzenleme hırslarını gördükçe en basitinden nedir bu aymazlık demeden edemiyoruz. Dünyada adı “barış” olan tek din İslam nasıl olur da eski Yunanca korku anlamındaki “phopos” kelimesi ile birleşik kelime yapılır ve herkesin zihninde iyice pekişmesi için de peşpeşe “Islamofobi” toplantıları düzenlenir. Sebep o kadar basit ki, Batı Avrupa’da, ABD’de, Güney Asya’da, Çin’de, Hindistan’da, özellikle Afrika’da bu kadar Müslümanlara sırf inançları yüzünden saldırılırken bu hassas konu gerektiği gibi incelenmez olacaktır. Müslümanlara yapılan her türlü gayri insani saldırı ve hareketi konu edinip toplantı yapmak başka, bunu özellikle “İslam korkusu” kelimeleri ile vermek başkadır. İslam dininin yanına sadece “barış”, “güven”, “birlikte yaşama” gibi terimler konduğunda gerçek yapısına uygun olur. Tüm taşkın tavırları batılı uzmanlarca kaşına kaşına sivriltilen ve şöhrete el-kavuşturulan el-Kaide, eş-Şebab, Boko Haram, Taliban, şimdi de Işid benzeri nice hareket planlı “İslam korkusunun” temelini oluşturmaktadır.

Avrupa’da İslam Korkusunun Kaynakları

İslam, geçmiş asırlarında olduğu gibi günümüzde de yayılmasını canlı bir biçimde sürdürmektedir. Bu durum “Islamophobia” kavramını ve hareketini doğurmuştur. Müslümanlara “İslam korkusu” bahanesiyle saldıran kesimler olmakla birlikte iddia edildiği gibi bu konuda Batı toplumlarında bilinçli ve topyekûn ortak bir davranış bulunmamaktadır. Birbirine benzer eylemlere birçok Batı Avrupa, Güney Asya, Afrika ve ABD’de rastlansa da henüz aralarındaki ilişki sınırları belirlenememiş ve esasında hemfikir olamamışlardır. Bir kısmı takındığı tavrı gizli ya da alenen sergilerken bu dinin öz kaynaklarına müracaat dahi etme ihtiyacı duymamaktadır. Sadece saldırı amacıyla yazılmış kitap ve makalelerle, hatta son yılların modern iletişim vasıtalarıyla yapılan belgesel veya sinema filmi gibi görseller üzerinden doğrudan “İslam” dini hedef alınmaktadır. Hümanist bir iddia ile kendilerinin bu dine inanmış kimselerle bir sıkıntılarının olmadığını, asıl tepkilerinin bizzat İslam olduğunu ileri sürerek niyetlerini açıkça ifade etmektedirler. Diğer bir gurup ise genelde ayrım yapmaksızın tüm dinlere mesafeli yaklaştıklarından, “İslam korkusu” konusunda geliştirdikleri tavırlarında, ana meselenin doğrudan Müslümanların kendileri olduğunu beyan etmektedirler.

Özellikle, İslam’ın Arapların aracılığıyla yayıldığı coğrafyalarda bu dine inanan günümüz toplumlarıyla dahi dertlerinin olmadığını, asıl istemedikleri kesimin ABD ve özellikle de Batı Avrupa toplumlarında giderek varlıklarını hissettiren Müslümanların olduğunu tekrarlayıp durmaktadırlar. Gerçi bu konuda da kafalar epeyce karışıktır. Zira kısmen de olsa “İslam korkusu” ile ilgili genelleme yapanlar için tüm Müslümanlar arasında ayırım yapmadan hepsini bu duygunun temel kaynağı olarak görmektedirler. Zira Müslümanların Fransa’da, Almanya’da, ABD, İngiltere’de veya başka bir Avrupa ülkesinde asırlarca yaşasalar bile kendi kimliklerini asla terk etmeyecekleri fikri sabit bir düşünceye dönüşmüştür. “İnsan hakları” temelleri üzerine oturduğunu iddia ettikleri Batı toplum yapısına, her an şer’î kuralları harfiyen tatbik etme niyetlerini koruduklarına inandıkları Müslümanların yaşadıkları bu ülkelerde kazanma eğilimde oldukları kimliklerini tam anlamıyla temsil etmelerinin söz konusu olamayacağında neredeyse hemfikirdirler.

Bir inanç veya topluluğa karşı takınılan menfi tavırlar Batı toplumlarında ilk defa yaşanmıyor. Tarihin derinliklerinde eski kıtada önü alınamayan din savaşları, iktidar mücadeleleri ve diğer sebeplerle milyonlarca insanın hayatına mal olduğu tarihi bir gerçektir. 1930’lu yıllara kadar -velev ki Fransız vatandaşlığı almış dahi olsa- bir Yahudi’nin şartsız bir şekilde bu ülkenin sıradan bir ferdi olması söz konusu değildi. Tüm Batı Avrupa’da horlanan ve tüm hayat hakları ellerinden alınan Yahudiler tarihlerinin en zor dönemlerinden birisini 20. yüzyılda yaşadılar. Onlar değişik manevralarla üzerlerindeki hışmı atmayı başardılar ama çingeneler halen horlanan ve dışlanan hayatları ile toplum dışına itilmiş durumdadırlar.

Ördükleri aşılması güç ve görünmez duvarlarla Müslümanların kendi içlerinde toplumsallaşmalarına müsaade etmeyen Batı Avrupa’da 1950’lerde ilk defa bu anlamda beklenmedik gelişmeler yaşandı. Neredeyse her ülkede on binlerce insanın oluşturduğu Müslüman topluluklar belirdi. Müslümanları aralarına girip, günlük hayatlarında iş, komşuluk veya okul ortamı gibi farklı sebeplerle az veya çok karışıp onları yakından tanıyabilen ılımlılar onlara iyi gözle bakma alışkanlığı geliştirdiler.

Ancak son elli yılın bilançosu içinde yer alan Müslümanların “aşırı uçta” görünen yapıları Islamophobia’yi tekrar tahrik etmiştir. Afganistan’da Taliban, Somali’de eş-Şebab, Nijerya’da Boko-Haram, Kuzey Afrika ve Sahra’da Mağrip el-Kaidesi, bugünlerde Irak ve Suriye’de Işid gibi yeni oluşumlar medya organları vasıtalarıyla her tarafa terör estiren faal yapılar, iç dünyalarında “İslam korkusunu” taşıyanlara yeni korkular sunmaktadır. Gerçekte Batı toplumlarında korkulan ne İslam dini, ne de kendi güçlü dengelerini son iki asırdır kaybeden Müslümanlar değildir. Öncelikle hemen hemen her Avrupa diline çevirisi yapılan Kur’ân-ı Kerim’i okuyan her sınıftan azımsanmayacak sayıda binlerce Avrupalı, Müslümanlarla birlikte yaşayarak onların tarihten getirdikleri örf ve adetlerinin cazibesine kapılıp bu dine girmeleri asıl korkunun temelini oluşturmaktadır. Medya aracılığı ile yapılan saldırıların amacı da bu dönüşümü azaltmak mümkünse tamamen durdurmaktır.      

Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed’e karşı en ağır hakaretleri çekinmeden yapma girişimlerinin temelinde bugünkü Müslümanları yıldırmak kadar bilhassa kendi içlerinden bazı kimselerin ayrılarak, onların arasına karışmalarıdır. Genelde halk arasındaki bu “İslam korkusu” duygusunun kendini göstermesi küfür içeren kötü sözlerle, fiili olarak bu inanç sahiplerine saldırılarla, camii, mezarlık ve benzeri Müslümanlara ait yerleri yakarak tahrip etme şeklinde kendini göstermektedir. Aslında tüm bu olumsuz tavırlar, modern toplumun kendine siper edip elindeki kalkan gibi arkasına saklandığı “fikir hürriyeti, insan hakları” ile yürütülmesi tam bir garabettir. İslam vahyinin ilk geldiği yıllardaki Cahiliye Araplarının da kendilerine göre her türlü saldırıyı haklı gerekçelere dayandırıp zulümlere vardırdıkları bilinmektedir. Nitekim onların da aslında korkularının temelinde yatan asıl sebebin içlerinden her gün çok sayıda kişinin karşı tarafa geçmesiydi.

“İslam korkusu” ortaya çıkışı itibarıyla asırlar öncesine kadar gitmektedir. Batı bu dinin adını dahi kullanmamak için neredeyse bin yıl ısrar etti. İspanya üzerinden Güneybatı Avrupa’ya nüfuzları sırasında Müslümanlara “Mor” adı verildi. Daha ziyade Kuzey Afrika’daki Berberi bölgesinden; Araplardan ziyade Müslümanlaşan Berberi kabileleri üzerinden bu dini tanıdıkları için inananlarına bu isim verilmişti. Avrupa sözlüklerinde “İslam” ve “Müslüman” kelimeleri ancak 17. yüzyılın başında yer alabildi. Takip eden asırlarda da Müslümanlara “Mohammedan”, yani “Muhammedciler” deme alışkanlığı geliştirdiler. Modern sömürgecilikle birlikte ele geçirdikleri milyonlarca kilometrekarelik coğrafyalarda İngiltere ve Fransa arasında kıyasıya “Muslim Power/Puissance Musulmane”, yani “Müslüman Gücü” rekabeti yaşandı. İtalya, İspanya, Hollanda da -onlar kadar olmazsa bile- bu duyguya kapıldılar. Ama geçirdikleri bu fırsatın yakın gelecekte başlarına ne belalar açacağını düşünmeye başlamaları uzun sürmedi.

“Islamophobie” kelimesi Fransızların en meşhur sözlüğü Petit Robert’de her ne kadar 2005 yılında yer alarak bir din adı olan İslam ile eski Yunanca’da “phobos”, yani “korku” kelimeleri ile beraber zikredilerek bir anlamda yapay şekilde üretilip tescillenmiş olsa da kavram olarak yazılı kaynaklarda ilk defa 1910’lu yıllarda kullanıldığı bilinmektedir. Alain Guellien La Politique Musulmane dans l’Afrique Occidentale Française /Fransız Batı Afrikasında İslam Siyaseti (Paris, 1910) kitabının 133-137. sayfaları arasına “L’Islamophobie” alt başlığını atarak Avrupalılardaki “İslam korkusunun” kökeninin çok eskilere dayandığını anlatmaktadır. Ama 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başındaki menfi düşüncelerin gittikçe kontrolden çıktığını ve bir kenara atılamayacak kadar ağır olduğunu örnekleriyle ele almaktadır. Afrika’nın ortalarına kadar gitme fırsatı bulan ve bu seyahatlerini başta Osmanlı Devleti’nden aldıkları mürur tezkereleri ve yerel Müslüman idarecilerin cömert misafirperverliği sayesinde gezilerini güven içinde yapanların ifadeleri hakkaniyetten uzaktı. Bunlar, “İslam korkusunu” kendi yazdıkları ile delillendirerek medeniyetin ve ilerlemenin Batıda olduğunu; barbarlığın, zalimliğin, uzlaşmaz tavırların ve medeniyet düşmanlığının ise İslam’a inananların diyarlarında olduğunu bu dinden ve inananlarından nefretlerini beyan eden düşüncelerine vurgu yaparak anlatmaktaydılar. İslam dini onların ifadelerinde uyuşukluk ve barbarlıkla eşit bir inancı, açgözlülüğü, tahammülsüzlüğü, katliamları, hırsızlıkları ve düzenli cinayetleri temsil eden bir yapıda aşağılanarak tarif edilmekteydi. 20. yüzyılın başında Berlin’de Fransız sefiri olan Kont Saint-Vallier, Oskar Lenz ve Gustave Nachtigal isimli seyyahları Afrika’nın ortalarında yaptıkları gezilerinden dönüşlerinde dinledikten sonra İslam ve Müslüman karşıtı fikirleri iyice pekişmişti. Kendi Dışişleri Bakanlığına bu seyyahların Afrika’nın iç bölgelerinde gördüklerinden hareketle Arap soyluların diğer halkları hor görme, medeniyeti kabullenmeme, vahşi böcekler gibi ve Afrikalı davranmak suretiyle Müslümanların en zalimleri olarak algıladığını bildirmişti. Ona göre zenci ve putperest olanlar ise Avrupa değerlerini kısa zamanda daha iyi kavramaya yatkındılar. Arap, Berber, Tuareg, dahası siyahi Müslümanlar medeni ve Hristiyanlığı kabullenmiş Avrupalı Hıristiyanların tabii ve uzlaşılamaz düşmanıydılar. Daha vahimi, İslam’ı Avrupalıların hafife almaması gereken düşmanı olarak gören bu yazarların uzlaşmaya kapalı davranışları dipdiri muhafaza edilen Hıristiyan inancından gelmekteydi. Bunlara göre Müslümanlardan beklenecek en tabii duygular barbarlık, kötü inanç ve zalimlikten başkası değildi.

Fransız yazar Alain Quellien’e göre, daha 19. yüzyılın başında Büyük Sahra bölgesini dolaşan Eugene Mage gibi seyyahların ifadeleriyle daha sonraki yıllarda işgal edip sömürgeleştirdikleri veya sömürgeleştirmeyi kafalarına koydukları Afrika’daki kötülüklerin çoğu İslamiyet’ten kaynaklanmaktaydı. Bu dinle mücadele etmemenin sonucu kötü, onu her ne amaç uğruna olursa olsun cesaretlendirmek ise çok daha büyük kötülüğe sebep olacak bu zulme ortak olmak demekti. Quellien’e göre bile 20. yüzyılın başındaki İslam önyargısı abartılıydı, bir Müslüman Avrupalının doğuştan düşmanı olmamalıydı. Ne var ki eğer bir Afrikalı Müslüman Fransa’nın ülkelerini sömürgeleştirmesine karşı eline silah alarak mücadeleye başlarsa o zaman tabii düşmanı olacaktı. Alain Quellien insaflı bir yaklaşımla; Afrika’da İslamiyet sayesinde ve Hz. Muhammed’e inananların büyük mücadelesi ile putperestliğin büyük oranda ortadan kalktığını, Kur’an-ı Kerim’in neredeyse her sayfasında Allah’ın birliğine vurgu yaptığını dile getirip, bunun büyük ahlaki bir değer olduğunu vurgulamak suretiyle muasırlarının yanlış yolda olduklarına vurgu yapıyordu. İslamiyet Afrikalılara ahlaki değerler ve akli melekeler kazandırarak onları putperestliğin kıymetsizleştirmesinden kurtardığını, onlara siyasi, ahlaki, sosyal ve ilmi anlamda kazanımlar sağlayarak medenileştirdiğini doğrudan İslam düşmanlığı yapanların bu dine ve inananlarına haksızlık ettiklerini dile getirmiştir.

Yeni Islamophobia

“İslam korkusu” konusunda wikipedia’da (http://fr.wikipedia.org/wiki/Islamophobie) devamlı güncelenen geniş bir dosya bulunmaktadır. Bu anlamda ABD ve Batı Avrupa’da 21. yüzyılın hemen başında yaşanan 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezine saldırı, 11 Mart 2004’te Madrid, 21 Temmuz 2005’te Londra bombalı saldırıları ile akıl almaz şekilde “İslam korkusunun” son bir asırlık geçmişine adeta rahmet okutacak seviyede abartılar ile ele alınarak daha geniş kitleler üzerinde etkin olması sağlandı. Özellikle son 50/60 yılda içlerine kabul ettikleri ve İslam’ı eğitimli olarak çok iyi bilmeseler bile genel kültürüyle donanmış Müslüman işçilerin bulundukları toplumsal ortamlarda insani reflekslerle ve tabii yollarla geliştirdikleri beraber yaşama alışkanlığı, Batı’nın geleneksel ve önyargılı İslam karşıtlığını yok etmese de epeyce azaltacak seviyeye ulaşmıştı. Artık sadece İslam’a aşırı ilgi ile Müslüman olan birkaç şahsiyet yerine, küçücük çocuklardan işçilere, memurlara, serbest meslek sahiplerine, sanatçılara, sporculara, akademisyenlere velhasıl toplumların tüm katmanlarında yerel Müslüman nüfuslar oluşmaya başladı. Şayet ciddi bir İslam korkusu hayata geçirilmezse ihtida edenlerinin oranın büyümesi önlenemeyecekti. Bu korku da ancak Kur’ân-ı Kerim, Hz. Muhammed ve bu dine inananlara karşı yürütülecek her türlü aşağılayıcı tavırla mümkün olabilirdi.

20. yüzyılda Avrupa Yahudi toplumuna karşı düşmanca ve yok edici fikirlerini fiiliyata dökülmesinin temelinde şu sebeplerin yattığı varsayılabilir: Katolik mezhebi merkezli Hıristiyanlığı dejenere etmeleri, yani soysuzlaştırmaları, Yahudi iş adamlarının kurdukları gece kulüpleri ve kumarhaneler gibi mekanlarla ahlaki değerleri yok eden ve toplumsal dengeyi sarsan eğlence mekanlarının tamamına yakınının sahibi bulunmaları; ayrıca ekonomik güç olarak adeta tüm ülkelerin gizli sahibi konumuna gelmeleri dillendirilmeyen bahaneler olarak sayılabilir. Ne var ki bu tavra sebep olarak, “Yahudilik” dini yerine, ona inanan “Yahudi” kimliğini koyunca genelleyici ve de o günlerde bu dine mensup insanların tamamını yok edici bir uygulamaya dönüştürdüler. O projede doğrudan hedef Yahudilik değil, ona inanlardı. İslam korkusu temelinde ise bunun aksine önceliklerinde din bulunmaktadır. Zira bizzat bu din sıradan insanı bile çok kolay etkileyen özelliğe sahipti. Müslümanlar ise bir asır öncesinin Yahudileri ile kıyaslandığında siyasette, ekonomide, sanatta, bilimde ve hayatın farklı kollarında Batı toplumlarına yön verecek konumda değillerdi. Ama bu geçmiş elli yıl için geçerli olup geleceğe yönelik perspektif geliştiren Batılı uzmanlar için ise artık Müslümanların konumu Yahudilerin önceki etkinliğinden farklı olmayacaktır.

Avrupa’nın iki dünya savaşı sırasında birbirlerine karşı açtıkları cephelere sömürgelerinden çarpıştırmak için getirdikleri askerlerin varlığı ile tüm asırlar içinde bir tülü oluşamayan Batı Avrupa Müslüman topluluklarının ilk nüvesi atılmış oldu. Yakılıp yıkılan kıta ülkelerinin savaşlarda ölen ya da sakat kalan insanlarının yerine getirdikleri işçiler öncekilerden daha kalabalık kitleler olarak toplumdaki yerlerini aldılar. Batı Avrupalılar, 20. yüzyılın ilk yarısında oluşmaya başlayan Avrupa Müslümanlığın tam anlamıyla bir dini kimlik algılamamıştı. Tamamına yakını dini bir toplumdan ziyade Arap-Berber karışımı kitle olarak görüldü. Dahası sömürgelerdeki kalabalık Müslüman nüfuslarının gözünde İslam’ın hamisi görünmek için Avrupa’nın en görkemi başkentlerinden Paris, Londra ve Berlin’de büyük camiler inşa bile ettirilmişti. Yine de 20. yüzyılın başında siyaseten de olsa bu cesareti gösteren dönemin devlet adamlarının bugünkü halefleri, sayıları artık milyonları bulan ve hayli bir kısmı vatandaş da olmuş Müslümanlar için ibadethane inşa etmeseler de, binlerce yere ruhsat vererek bu konudaki ihtiyaçların büyük oranda giderilmesine izin vermektedirler. Zira aradan geçen elli yılda Müslümanlar belki Yahudiler gibi devletlerin temellerini kontrol edecek yapıya sahip değilseler de en azından artık şirket sahibi patronları, okumuş kültürlü akademisyen ve aydınları, sosyal hayatın her yerinde kendisini temsil edenlerin sayısı her geçen yıl artmaktadır. Aslında oluşturulan korkunun bir diğer temel sebebi ne İslam dininin kendi özelliğinden, ne de farklı vasıflarda göstermeye uğraştıkları Müslümanların sahip oldukları kimlikleridir. “İslam Korkusu” adı altında geliştirdikleri söylem, ellerindeki imkânın yavaş yavaş el değiştirmesi karşısında geliştirdikleri çok boyutlu bir mücadelenin adıdır.

Kitleleri “İslam Korkusu” Kavramına Alıştırmak

Son on yılda bir kısmı Avrupa’da olsa da çoğu Türkiye başta olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinde, bilhassa İslam İşbirliği Teşkilatı aracılığıyla ilmi toplantı adı altında çok sayıda faaliyetler yapıldı. Her ne kadar İslam’a ve Müslümanlara layık görülen eleştirel yaklaşımları ifade ediyormuş gibi görünse de başlıklarını “İslamofobi” kelimesiyle adeta markalaştıran bu toplantılar, bugün var olduğu iddia edilen korkunun geçmiştekinden çok daha az olmasına rağmen yeniden diriltilmesine ve faaliyete geçmesine sebep olmaktadır. Çünkü adeta en basit olaylar bile abartılarak hırsıza yol gösterme misali zihinlerde başkaca saldırılara kapıları aralamaktadır. Mesela 2003 yılı sonbaharında “Antisemizm ve İslam korkusu” konulu toplantıyı Avrupa Komisyonu ile Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı Gözlemciliği (Observatoire européen des phénomènes racistes et xénophobes (EUMC) isimli kuruluş yuvarlak masada ele aldı. Oysa antisemizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi konular daha Hz. Muhammed zamanında genel itibarıyla Müslümanların gündemlerinden düşürülmüş konulardı. Onbeş asır sonra Müslümanların dininin hiç tasvip etmediği bu konuları birinci derecede muhatap kılınarak farklı din mensupları ile aynı masada değerlendirmek İslam’a olan menfi bakışın ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Hatta bu toplantı sonunda Türkiye’nin ısrarlı talepleri ile “İslam korkusu” kavramı sonuç metninde yer almıştı. Oysaki Avrupa tarihinin İslamiyet’le ortak geçmişine bakıldığında bugün sıradan Avrupalıdaki “İslam korkusu”, babasından, dedesinden, hatta asırlar öncesindeki atalarının kafasındaki korkunun onda biri kadar bile değildir. Artık milyonlarca Avrupalı, mahallesindeki camiinin varlığını, Müslümanların dinlerine uygun sosyal yaşantılarını kabullenmektedir. Geçmişteki devlet adamlarının İslamiyet’e siyasi bakışlarını andıran bazı sert yaklaşımlar da olmasa artık ortalama Avrupalının zihninde “İslam korkusu” tabii bir sürecin neticesi olarak yok, ama zorlamaya dayalı girişimlerle tahrike gelen bazı fanatiklerin saldırılarıyla sınırlıdır. Bugün semalarında ezan sesi yükselmese de Fransa genelinde yedi milyon Müslüman yaşıyorsa, binlerce camide gönül rahatlığı ile ibadet ediliyorsa bu ülkedeki mevcut “İslam korkusunu”, dünün yok edici ruh hali ile özdeşleştirmek haksızlık olur. Bir mahalde olan küçük bir saldırıyı medya üzerinden tüm dünyaya duyurarak “İslam korkusu” ile mücadele edilmiyor, bilakis aklında olmayana da yol gösteriliyor.

İslam Korkusu Üzerine Yayınlar

Ömrünü şarkiyatçılığa adamış Avrupalı eski akademisyenlerin en korktuğu husus yeni nesil haleflerinin tarihin derinliklerindeki ciddi konuların altından kalkabilecek donanıma sahip olamamaları sebebiyle basit konular seçmeleridir. “Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de vb. ülkelerde helal et temini”, “Müslümanların aile yapısı”, “Almanlaşmaları, İngilizleşmeleri” gibi sosyolojinin alanını aşamayan konularına ağırlık vermeleridir. Son elli yılda neredeyse Hallac-ı Mansur uzmanı Louis Massignon veya İbn Teymiyye uzmanı Henri Laoust benzeri İslam uzmanı Avrupa’da yetişmez oldu. Yeni akademisyenler artık “İslam siyaseti, Ilımlı İslam, Modern İslam, İslam ve Batı, İslam ve Demokrasi, İslam’da Kadın” gibi -tabiiki araştırmalarında fayda olan ancak- İslam Kültür ve Medeniyetini kavramaktan uzak konularla ömürlerini geçirmektedirler. “İslam korkusu” da son on yılın en dikkat çekici konuları arasında planlanan yerini fazlasıyla aldı. Ama yapılan masraflara, verilen emeklere ve yazılan eserlere rağmen bir arpa boyu yol alınamadığı gibi İslam korkusunun dolaylı da olsa daha da yayılmasına fırsat verilmektedir. Bu anlamda Fransa’da Arap Dünyası Araştırma ve İnceleme Enstitüsü (l’Institut de recherches et d’études sur le monde arabe (IREMAM/CNRS) araştırmacılarından Vincent Geisser La Nouvelle Islamophobie kitabında geçmişteki İslam Korkusu ile yenisi arasındaki değişimi ortaya koyma ihtiyacı hissetmiştir (Éditions La découverte, 2003:128). Ona göre 1962 yılı öncesinde henüz Fransa’nın işgalindeyken bu korkunun temellerinin Cezayir’de oluşturulduğu iç savaşta yatmaktadır. Tam 132 yıl sömürdükten sonra Fransızların ellerinden çıkmasına tahammül edemedikleri bu ülkede kendi yaptıkları zulüm ve katliamları görmemezlikten gelip içlerinde besledikleri kini bu ülke halkından ziyade inançlarına yönelttikleri anlaşılmaktadır. Ona göre, İslam korkusu kavramını tarihte yaşanmış Haçlı Seferleri ve bunlara karşı verilen cihat ile izah etmek her ne kadar mümkünse de bugünkü gerçeği anlamak için o çağlardakilerle uğraşmak yeterli değildir. Zira bugünkü korkunun temelinde yatan gözlerinin önünde ABD’de ve Batı Avrupa’da yaşamakta olan Müslümanların bizzat kendileri ve temsil ettikleri dinleridir. Haliyle Yahudilere ve özellikle Müslümanlara karşı sergilenen düşmanca tavırlar sınır tanımaz hale gelip en görünür ve savunmasız tarafları olan mabetleri ve mezarlarına karşı yıkıp dağıtma şeklinde ortaya çıkabilmektedir.

Thomas Deltombe’un L’Islam imaginaire, la construction médiatique de l’islamophobie en France (1975-2005) (Éditions La Découverte, 2007:392) kitabında her ne kadar “İslam Korkusu” kavramı çok zikredilmemiş bile olsa aslında 1980’li yılların medyasında gazetecilerin kullandığı kelimelerde bunun muhteva olarak var olduğunu görmek mümkündü. Kimi zaman nefret söylemini kullanmaktan çekinmeyen bu tavrın dayandığı “İslam korkusunun” temelinde yine 1962 yılı öncesi Cezayir’inde bağımsızlığına karşı yaptıkları savaş sonrasında genel anlamda Müslümanlara karşı oluşan nefret yatmaktadır. Dahası bizzat kendi sınırları içinde yaşayan bu din mensuplarının her geçen gün daha fazla görünür hale gelmeleri ve 1990’lı yıllarda Paris’teki patlamalar, ardından 11 Eylül 2001 saldırılarının oluşturduğu atmosfer içinde yaşama biçimleriyle giderek artan “İslamlaşma Korkusu” etkili oldu demektedir.

Ni Patrie ni frontières isimli derginin yayına hazırladığı farklı yazarlarca kaleme alınan Islam, Islamisme, « Islamophobie », (mondialisme.org, 336 s., 2008) isimli çalışma din, dine inanışı “islamizm” gibi gösterilişi ve İslam korkusu şeklinde üçleme yapılmasıyla üçünü aynı şeymiş gibi gösterme hissi verilmektedir.

Avrupa Irkçı ve Yabancı Düşmanlığı Gözlemciliği de 2006 yılı Aralık ayında Avrupa Birliğinde Müslümanlar: Dışlanma ve İslam Korkusu/Les musulmans au sein de l’Union européenne: discrimination et islamophobie başlığı altında bir kitap yayınladı. Kitapta daha ziyade Müslüman kimliği dolayısıyla iş ve eğitim lojmanı bulma konusunda Avrupa Birliği sınırları içinde yaşayan Müslümanların uğradığı negatif ayrımcılığı ele alınmaktaydı.

Michel Orcel’in De la dignité de l’islam. Examen et réfutation de quelques thèses de la nouvelle islamophobie chrétienne, (Bayard, Paris 2011, 150 s.) adlı eserinde yazar Hıristiyan toplumlarda bu duygunun zaten var olduğunu, ama bunun yeni yönüyle incelenmesi gerektiğini düşünmüş ve ortaya konan tezlerin kısmen de olsa bazılarının kabul edilemeyeceğini incelemiştir.

Bir anlamda ortaya konmak istenen ve Batı toplumlarında giderek artan Müslümanlaşma eğiliminden duyulan rahatsızlığının olduğu Raphaël Liogier’in Le mythe de l’islamisation, essai sur une obsession collective, (Seuil, Paris 2012, 224 s.) kitabıyla da ortaya konmaktadır.

Sadece “İslam Korkusunun” değil aynı zamanda bu dinin topyekün bir düşman olarak görüldüğünün kitaba dönüşmüşü olarak algılanabilecek eserlerden birisi de John R. Bowen’in L’Islam, un ennemi ideal/İdeal bir Düşman İslam, (Albin Michel, Paris 2014, 120 s.) çalışması olup adeta artık bu inanca ideal düşman gözüyle bakıldığını ifade etmekten çekinmemiştir.

İngiltere’de İslam Korkusu üzerine Islamophobia: A Challenge for Us All kitapçığının yazarı Runnymede Trust bu durumun herkes için bir tür isyan olduğunu bildirerek ondan gelebilecek tehlikeleri ifade etmekten de çekinmemektedir. Hakkında neredeyse hiç doğru bir şey bilmediği veya bilmemekte ısrar ettiği bir dini yargılamak için epeyce uğraşmış. Yaşadığı Hıristiyanlığın genel vasıflarını tarif ederken kendi dininin temsil ettiği temel özellikleri İslam’ınki gibi göstermeyi marifet saymıştır. Değişmeye müsait olmayan din “İslam” derken bu vasfın aslında kendi inancının dogmatik yapısı olduğunu bir kenara ittiğinin farkında değildir. Ayrışmış ve ötekileştirme alışkanlığına sahip derken Batı toplumunun ana özelliğini İslam üzerinden yansıtma gayreti vardır. Batı toplumları cehaletten “İslam” ile yüzleştikçe peyderpey çıktığı halde tam tersini ifadesi tam bir çelişkidir. Bir tespiti yerindedir ki, o da içinde bulunduğu çevrenin İslam’ı kabul etmediğini ve de etmeyeceğinden hareket ederek açıkça düşmanlık duygusunu açığa vurmasıdır.

Avrupa’da “İslam korkusu” ile vaktini fazlaca harcayan ülkelerden birisi de Hollanda olup ülke genelinde bu dine karşı tavırlar o kadar geniş toplum katmanları içinde yayıldı ki artık nüfusun %71’i başörtüsü taşınmasına, %60’ı yeni camii yapılmasına ve %55’i ise yurtdışından evlenen Müslümanların eşlerini yanına getirmesine karşı fikir beyan etmektedirler. Nüfusun yarıdan fazlası artık bir şekilde İslam’ın görünür olmasından rahatsızlık duymaktadır. Belçika’da da artan “İslam korkusuna” karşı takınılan tavırlara farklı inanç toplumlarının arasında huzur ortamı oluşturulması için Irkçılık, Yahudi Düşmanlığı ve Yabancı Düşmanlığı Karşıtı Hareketi (Mouvement contre le racisme, l’antisémitisme et la xénophobie (MRAX) kurulması, 2009 ve 2010 yıllarında “İslam korkusu” üzerine toplantılar düzenlenmesi bazı çevrelerce çözüm olarak düşünülmektedir. İspanyollar da “İslam Korkusunun” temelinde Müslümanlar hakkındaki düşünceleri %68 oranında bunları şiddete temayüllü kimlikte, %79 oranında hoşgörüsüz kişiliğe sahip görmeleri ve %74’ü için ise Müslümanlar ile Batı arasında medeniyetler çatışması olduğunu düşünmesinden anlaşılmaktadır. İsveç’te ise özellikle yaşlı kesimde “İslam korkusu” giderek artmakta ve devam etme eğilimi içindedir. Dünyanın coğrafi olarak başka inanç ve kültür mensupları ile geçmişe dayalı gerginlik yaşanmamış nadir bölgelerinden Avustralya’da da “İslam korkusunun” gündelik hayatlarına müdahale getireceğine inananların %40’lık oranı ile ilgili haberin Sunday Herald Sun gazetesinde yer almasıyla 2006 yılındaki durum küçümsenmeyecek kadar yüksekti. Bu dini kendileri için her ne kadar tehdit olarak algılamazlarsa da neredeyse her üç kişiden birisi Müslümanlara imkân verilmesine karşı gelmekte, dörtte biri de bu din mensuplarını hoşgörüsüz ve aşırı bulmaktadır.  

Fransa’nın haftalık Le Point dergisinin kurucusu ve editörü Claude Imbert kendisini 2000’li yıllarda medyadaki aşırı yüklenmenin havasına kaptırıp “İslam korkusuna” kapılmış birisi olarak tarif edilmekten çekinmeyecek kadar bir üslup takınmıştı. Doğrudan İslam’a geçmiş dönemlere ait zeka eksikliğinin ürünü olarak modern toplumda kadını değersizleştirmesi ve devletleri Kur’ân’ın hükümleriyle yönetme arzusu sebebiyle karşı çıkıp “İslam korkusu” taşıdığını açıkça beyan etmektedir. Le Nouvel Observateur dergisinin sahibi Jean Daniel 4 Şubat 1983 tarihli yazısında dönemin sosyalist hükümetinin Müslümanlar arasında ayırım yapmaksızın İslamcı karşıtı siyaseti beslemesini doğru bulmayıp suçlamaktaydı. Yine aynı derginin yazarlarından Jean Julliard da 29 Kasım 1989’da Fransa’da alevlenen başörtüsü karşıtlığı ile ilgili yazısında takınılan tavırda İslamcılığa karşı duruşun köklerinin çok daha eskilere giderek Araplardan nefret etmenin adeta saygın bir davranışa dönüştüğünden bahsetmişti.

“İslam korkusunun” en hızlı ve yaygın göründüğü alan artık kitap, dergi, anketler, filmler olmayıp aynı zamanda sanal alemdeki çirkin iftiralar-CCIF ile bunlara karşı savunma amaçlı güncellenen siteler bulunmaktadır. “http://www.islamophobie.net” bunlardan birisi olup 2003 yılında Fransa’da “İslam korkusuna” karşı oluşturulan ve 1000 kadar üyesiyle kolektif bir çalışma grubu (Collectif Contre l’Islamophobie en France) tarafından yönetilmektedir. Daha ziyade bu ülkede Müslümanlara karşı yürütülen düşmanca saldırıları tespit edip bunların hukuki yollar kullanılarak ceza almalarını sağlamaktadır.

Barış Dininden Korku Dini İcat Etmek: “Islamophobia” Reviewed by on . [su_note note_color="#c2c2bf"][su_service title="Özet" icon="icon: file-text-o" size="30"]Batıda 21. yüzyılın ilk yıllarında başlatılan İslam karşıtlığı kavram [su_note note_color="#c2c2bf"][su_service title="Özet" icon="icon: file-text-o" size="30"]Batıda 21. yüzyılın ilk yıllarında başlatılan İslam karşıtlığı kavram Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top