Cuma , 24 Kasım 2017

Giriş » Belge-Tarih » Arap Milliyetçiliği Nasıl Gelişti?

Arap Milliyetçiliği Nasıl Gelişti?

28 Temmuz 2014 Kategori: Belge-Tarih A+ / A-

Uzun geçmişi olan Türk-Arap ilişkilerinin tarih boyunca hep aynı düzlemde gittiğini söylemek mümkün değildir. Ancak daha Orta Asya’da başlayan bu ilişkilerin büyük oranda Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İslam Medeniyeti dairesindeki bir ittifak içinde geliştiğini söylemek mümkündür.

Osmanlı Devleti 1517 yılında Arap coğrafyasına yöneldiğinde Araplar arasında büyük bir siyasi dağınıklık bulunuyordu. İslam dünyası irili ufaklı emirlikler ile üç büyük gücün arasında kalmıştı. Bir tarafta gelişen Osmanlı Devleti ve onun yanı başında büyüyen İran Safevi Devleti. Diğer tarafta artık sınırlarını savunamaz hale gelmiş, Avrupalı güçlerin tehdidine açık Mısır merkezli Memlûkler.

Yavuz Sultan Selim, Selçukluların yolundan giderek Sünni İslam dünyasına yönelmekle üç önemli stratejik hedefi hayata geçirmiştir: Dağınık Sünni dünyasını toparlayarak bir siyasi birlik sağlamak, gelişmekte olan Şii-Safevi devletini mümkün olduğunca İslam dünyasının kenarında tutmak ve nihayetinde Osmanlı Devleti’ni gerçek bir imparatorluğa dönüştürmek. Nitekim Osmanlı Devleti bu tarihten itibaren fiilen tarihe karıştığı 1923 yılına kadar İslam dünyasının siyasi birliğini sağlayan ve Hilafeti uhdesinde barındıran ana güç olacaktır. Bu büyük güç 19. yüzyıldaki gelişmeler ile sarsılacak ve Birinci Dünya Savaşı ile bitirilecektir.

19. yüzyıla kadar Türk-Arap ilişkileri çağının gerektirdiği devlet-tebaa ilişkisi içinde sürmüş, Arap coğrafyasında ortaya çıkan ihtilaf, isyan ve benzeri hadiseler aynı büyüklükteki diğer imparatorluklarda olabilecek türden daha fazla olmamıştır. Devletin imkânları ve dirayetli yöneticiler ile bu süreç hep merkezin lehinde sonuçlanmıştır. 

Ancak 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında Arap dünyasında ortaya çıkan üç sorun hem devlet otoritesini zaafa uğratmış ve hem de Birinci Dünya Savaşı’na giden süreci belirlemiştir. Osmanlı Devleti bir iç sorun olarak Merkezi Arabistan’da ortaya çıkan Vehhabilik ile uğraşırken; beklenmedik bir dış sorun olarak da Mısır’ın 1798’de Fransızlar tarafından işgali ile karşılaşmıştır. Her iki sorun da merkezi müdahale ile çözümlenemeyecek bir boyuta ulaşınca, Osmanlı Devleti Fransızlar karşısında İngilizlerden yardım alarak bölge rekabetini yeni bir dış güce açmıştır. Öte yandan bu süreçte Mısır’a gönderilen askerler arasında bulunan Mehmet Ali Paşa’nın da merkezin yanı sıra yeni bir iç güç olarak yükselmesi engellenememiştir.

Vehhabilik hareketi ve Fransız işgali Osmanlı merkezi gücünün Arap coğrafyasında ilk defa sorgulanmasına sebep olacaktır. Mehmet Ali Paşa idaresine giren Mısır merkezli yeni bir yapının kurulması da bu iki gelişmenin tabii sonucudur. İddia edildiğinin aksine Fransız işgali Arap milliyetçiliğini getirmemiş, ancak Sünni Arap dünyası üzerinde Anadolu (Türkiye)-Mısır rekabetini doğurmuştur. Aslında bu süreç, merkezin aldığı tedbirler, Tanzimat gibi yeniden toparlanmayı sağlayan siyasi kararlar ve çağdaş bir devlet yaratma gayretlerine rağmen Birinci Dünya Savaşı’na kadar hep merkezin aleyhinde gelişmiştir.

Uluslararası müdahaleler ve Türk-Arap ilişkileri

Arap dünyasını bölen ve merkeze başkaldırı eğilimindeki iç dinamikler harekete geçtiği gibi bölge uluslararası rekabete de açılmıştır. Osmanlı Devleti topraklarını uluslararası rekabete açan 1878 Berlin Anlaşması Türk (Osmanlı)-Arap ilişkilerinde yeni bir dönemi hazırladı. Bir taraftan devletin zaafının farkında olan pek çok Arap kendi kaderlerini tartışırken; diğer taraftan yayılmacı politikalar güden Avrupa devletleri yakın gelecekte işgal edecekleri Arap eyaletlerine yönelmişlerdir.

II. Abdülhamid’in aldığı bazı tedbirler bu hızlı dağılma süreci kısmen durdurmuştur. Avrupalı devletler arasındaki rekabeti kızıştırarak onları yavaşlatırken içeride de uyguladığı İslam Birliği siyaseti ile taşrayı merkeze entegre etmeye çalışmıştır. Etrafında tuttuğu Arap danışmanları ve Suriye’den Yemen’e kadar etkili olan Rıfai tarikatı şeyhi Ebulhuda ve Kuzey Afrika’da saygınlığı olan Şazeliye tarikatı şeyhi Şeyh Zafir’i kullanarak Arap coğrafyasının nabzını tutmuştur. Ayrıca Arap vilayetlerinde devletin gücünü hissettirecek modern atılımlar ve yatırımlar yapmış ise de bu gayretler yeterli olamamıştır. Nitekim daha onun saltanatında imparatorluğun iki önemli eyaleti olan Tunus Fransızların; Mısır da İngilizlerin işgaline girmiştir.

Osmanlı Devleti’ni yeniden toparlamayı ve eski saygınlığına kavuşturmayı hedefleyen 1908 ihtilalinden sonra İttihatçılar, bölgede kurumsal bir yapı geliştirmek istediler ise de başarılı olamamışlardır. İnkılabın ardından Yemen/Asir bölgesinde bir dini hareket olan İdrisi isyanı ile karşılaştılar. Akabinde merkezi otoritenin askere alma siyasetini protesto eden bugünkü Ürdün sınırları içindeki Kerek ve Havran isyanını yaşadılar. Birinci isyanı Yemen İmamı Yahya ile yaptıkları ittifak üzerine kısmen teskin ettiler. İkinci isyanı askeri tedbirler ile bastırdılar.

Aynı sıralarda İtalya’nın Libya’yı işgali ile karşı karşıya kalırken, iki yerel gücün büyümesini de engelleyemediler: Merkezi Arabistan’da kabileler arasında eski gücünü sağlayan Vehhabilerin lideri modern Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdülaziz b. Suud ile İttihatçıların Mekke emirliğine tayin ettikleri Şerif Hüseyin. Birincisinin amacı Merkezi Arabistan’da bir Vehhabi devleti kurmak, ikincisinin amacı ise devletin Hicaz bölgesindeki merkezi otoritesini sonlandırmaktı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce hem İstanbul’da ve hem de Suriye-Lübnan ve Mısır’da yeni Arap entelektüelleri ortaya çıkmıştı. Önemli bir bölümü İttihatçıların fikirlerini paylaşmakla birlikte merkezi bir devletten ziyade federal bir yapıyı savunmaktaydılar. İçlerinden bazıları ise tamamen ayrılıkçı fikirlere sahiptiler. Nitekim kurdukları gizli ve açık cemiyetler ve İngiliz işgalindeki Mısır’da kurulan Ademimerkeziyet Partisi ile fikirlerini yayarken, merkezi otorite ile karşı karşıya gelmişlerdir. 1913 yılında Paris’te bir kongre toplayan Ademimerkeziyet Partisi federal yapı taleplerini uluslararası kamuoyuna duyurup, ittihatçıları zor durumda bırakmışlardır.

İttihatçılar ise zaten 1912 yılında Libya’yı İtalya’ya teslim etmek zorunda kaldıktan sonra merkeziyetçilik iddialarında yumuşamışlardı. Ayrıca Yemen İmamı Yahya ile yaptıkları ama gizli kalan Dean anlaşmasında da onu yerel otorite olarak kabul etmişlerdi. Paris’te toplanan Arap federalistlerin fikirlerini de yabana atmayıp onlar ile İstanbul’da bir toplantı yaparak, resmi yazışmalarda Arapça kullanımı dahil bazı siyasi taleplerini karşılamışlardır. Hatta valiliklerin yetkilerini genişleten bir kanun da çıkararak merkeziyetçiliği gevşetmişlerdir.

Mısır hanedanına mensup olan ve İslamcı fikirleri ile bilinen Said Halim Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde sadrazam yapılması Arapların taleplerine yumuşak bakıldığını gösteriyordu. Hatta Balkan Savaşları sırasında Ahsa bölgesini (S. Arabistan’ın doğusundaki Osmanlı idare merkezi) işgal eden Abdülaziz b. Suud’a bölge valiliği ve paşalık veren bir anlaşma yaparak dış müdahaleyi önlemeye çalışmışlardır. Bu girişimlerin meyve vermesinin beklendiği bir sırada ise savaş başlamıştır.

Cihat ilanı ve Araplar

Birinci Dünya Savaşı’na girip İtilaf Devletleri’ne karşı cihat ilan edildiğinde durum kısaca şudur: Osmanlı eyaletlerinden Cezayir ve Tunus Fransızların, Mısır İngilizlerin, Libya İtalyanların işgali altındaydı. Buradan cihat çağrısına cevap verebilecek hiç kimse yoktu. Körfez’de Katar kaymakamlığı hariç pek çok emirlik İngilizlerin zorlamasıyla daha önce yaptıkları anlaşmalar ile işgale açık hale gelmişlerdi. İki önemli yerel güç olan Abdülaziz b. Suud ile ihtirasları keşfedilmiş ve Büyük Arap Krallığı hayali kuran Şerif Hüseyin ise İngilizlerle diyalog halindeydi.

Öte yandan Suriye ve civarı, Irak vilayetleriyle Yemen, merkez ile olan bütün eski ihtilafları bir tarafa bırakarak, Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa dahil olmuşlardır. Ancak İngilizler bir yıl içinde Abdülaziz b. Suud’u tarafsız kalmaya, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’i de Mısır’daki Arap bürosu aracılığı ile isyana ikna etmiş ve Lawrence’i de isyanı organize etmek için görevlendirmiştir.

Daha sonraki yıllarda Türkler ile Araplar arasında adeta bir kan davasına dönüşecek olan Arap isyanı sadece Şerif Hüseyin’in sınırlı isyanından başka bir şey değildi. Ancak Arap bölgelerinde kurulmuş olan manda yönetimini meşrulaştırmak için 1930’lu yıllarda bu hareket Georges Antonious’un gayretleri ile bütün Araplara ‘Arap Devrimi’ olarak sunulmuştur. Şu unutulmamalıdır ki bu isyanın yaşandığı sırada pek çok Arap, Osmanlı ordusu içinde savaşırken, özellikle işgal altında bulunan diğer Arap bölgelerinden de bu isyana karşı tepkiler gelişmiştir. Örneğin Ezher uleması isyanın akabinde aleyhte bir fetva yayımlamıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinden birisi de Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi idi. Özellikle savaş öncesi keşfedilen ve tamamı Osmanlı topraklarında bulunan petrol kaynakları savaş sonrası bölge sınırlarını belirleyen en önemli amiller arasındaydı. Savaş ortasında Sykes-Picot ve sonrasındaki Paris ve San-Remo anlaşmaları ile şekillendirilen Ortadoğu ve Kuzey Afrika yeni sömürü düzeninin kurulmasını sağlamıştır.

Yüzyıl geçmesine rağmen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da oluşan yeni devletler ile Türkiye arasındaki ilişkiler büyük ölçüde savaş yılları ve sonrasındaki şekillenmelerin bir devamı olmuştur. Türkiye-Mısır rekabeti bariz bir şekilde kendini gösterirken, Suudi Arabistan ile ilişkiler daima med-cezir özelliği göstermiştir. Son yıllardaki gelişmeler istisna edilirse Suriye ve Irak ile olan ilişkiler ise çoğunlukla siyasi dengelere uygun gelişmiştir. Ancak tarih içinde değişiklik gösteren bu ilişkilerin anlaşılması daha geniş tahliller ile mümkün olabilecektir.

Bu makale ilk olarak Al Jazeera Turk’te yayınlanmıştır. Makalenin orjinaline buradan erişebilirsiniz.

Zekeriya Kurşun

Zekeriya Kurşun

Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesidir. Osmanlı dönemi Arap coğrafyası ve Orta Doğu'nun yakın dönem siyasi tarihi üzerine Arap ve Avrupa ülkelerinin arşivlerinde araştırmalar yaptı. Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri (İrfan Yayınevi, 1994), Necid ve Ahsa'da Osmanlı Hakimiyeti: Vehhabi Hareketi ve Suud Devleti'nin Ortaya Çıkışı (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998), Basra Körfezi'nde Osmanlı - İngiliz Çekişmesi: Katar'da Osmanlılar 1871-1916 (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2004) gibi kitaplara imza atan Kurşun'un, birçok ortak çalışması bulunuyor. Tarihten günümüze Türk-Arap İlişkileri ve Kuzey Afrika hakkında akademik çalışmalarını yürüten Kurşun, öğretim üyeliğinin yanı sıra Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği'nin (ORDAF) Başkanlığı görevini yürütüyor.
Zekeriya Kurşun
Arap Milliyetçiliği Nasıl Gelişti? Reviewed by on . Uzun geçmişi olan Türk-Arap ilişkilerinin tarih boyunca hep aynı düzlemde gittiğini söylemek mümkün değildir. Ancak daha Orta Asya’da başlayan bu ilişkilerin bü Uzun geçmişi olan Türk-Arap ilişkilerinin tarih boyunca hep aynı düzlemde gittiğini söylemek mümkün değildir. Ancak daha Orta Asya’da başlayan bu ilişkilerin bü Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: