Pazar , 20 Ağustos 2017

Giriş » Yorum » Afrika Açılımının Stratejik Paradigmaları

Afrika Açılımının Stratejik Paradigmaları

15 Eylül 2014 Kategori: Yorum A+ / A-

2005’teki Afrika açılımı, 1970’ler ve 1998’dekilerin aksine bir zorunluluk veya dış politikada alternatifleri arttırma kaygısından kaynaklanmamıştır. Bu sürecin ana nedeni, uluslararası arenadaki yalnızlaşmadır. Bu noktada Afrika kıtasının jeopolitik konumu ve sahip olduğu yeraltı-yer üstü zenginlikleri, değişen jeopolitiği, yeni ve eski pek çok küresel güç-güç adayının bu kıtayla ilgili özel politikalar kurgulamasına ve politikalar geliştirilmesine neden olmuştur.

Afrika’nın öz kaynaklarından birisi, belki de en başta geleni iktisadî olanıdır. Bu yüzden Türkiye’de pejoratif ve stereotip Afrika algısını değiştirecek ulusal programlar oluşturmak, sadece halkı değil siyasal ve ticari elitin Afrika’ya varsa önyargılı bakışını eğitimle düzeltmek en doğru hareket olacaktır. Bu da ancak eğitim müfredatlarına Afrika ile ilgili alan derslerinin eklenmesi ve ilgili müstakil anabilim dallarının açılmasıyla mümkün olacaktır.

Türkiye’nin Afrika Açılımının Sorunları

Afrika kıtası 21. yüzyılda dünya düzeninde etkili olma imkânı bulabilirse bu ancak kendi öz kaynaklarını ne kadar kullanabileceğiyle yakından ilgili olacaktır. Hiç kuşkusuz Afrika, yükselen güç Türkiye açısından da her alanda önemli fırsatlar sunmakta olup, başta Doğu Akdeniz’deki etkinliği olmak üzere, bölgesel çıkar ve güvenlik arayışları bazlı yeni yakın çevre politikasında ikinci önemli halka olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda bölgeye yönelik olarak yumuşak güç unsurları ile yeni bir açılım hamlesi başlatan Türkiye, özellikle eğitim, sağlık, tarım ve alt yapı gibi insani alanlarda ortaya koyduğu faaliyetler ile birlikte, askeri gücüyle de Afrika’daki varlığını güçlendirmek istemektedir. Aynı şekilde Afrika ülkeleri de bugün itibariyle Türkiye’nin teknik ve ekonomik gelişmişliğinden ve tecrübelerinden faydalanmayı tercih etmektedir. Bu tercihte, Türkiye’nin bölgedeki Osmanlı geçmişi oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden Türkiye ile Afrika arasındaki işbirliğine yönelik ilişkiler, Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika üzerinden geliştirilmeye çalışılmaktadır. Özellikle uluslararası ekonomi-politikte görülen yeni dönüşümler ve jeo-ekonomik kaynak paylaşımı bölgeler açısından ele alındığında 21. yüzyılın ilk demlerinin Asya yüzyılı olmasına karşılık, yarısından itibaren Afrika yüzyılı olacağı aşikârdır.

Türkiye’nin Afrika açılımının eksik kalan noktalarından bir diğeri ise Afrikalı öğrencilerin yükseköğretimde Türkiye’yi tercih etmelerinin cazip hale getirilmesi meselesidir. Bu bağlamda Türkiye’deki bazı köklü geçmişe sahip üniversiteler ile işbirliği anlaşmalarının sağlanması ve karşılıklı programlar vasıtasıyla özel ilgi alanlarının oluşturulması mümkündür.[1] UNESCO’nun açıkladığı rakamlara göre Gabon’dan Türkiye’ye okumaya gelen öğrenci sayısı 6, Nijer’den 11 ve Senegal’den 22’dir. Fransa’da okuyan Gabonlu öğrenci sayısı 4205, Yunanistan’da okuyan Nijerli öğrenci sayısı 180 ve Japonya’da okuyan Senegalli öğrenci sayısı 33’tür. Çin’in Afrika yardım programı ise 2015 yılı itibari ile 18,000 hükümet bursu ve 30,000 Afrikalıyı eğitmeyi amaçlamaktadır.[2] Bu durumun farkına varan Türkiye, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ile Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları (YTATB) aracılığıyla bugüne kadar 40’ın üzerinde Afrika ülkesinde çeşitli projeler gerçekleştirmiştir. Fakat gerek UNESCO’nun ve gerekse TİKA ve YTB’nin verdiği istatistiki bilgiler bile bilgi alışverişinin ve karşılıklı etkileşimin en önemli yollarından birisi olan öğrenci/beyin göçünün (özellikle lisans ve lisansüstü) Türkiye tarafından etkin şekilde kullanılmadığını ortaya koymaktadır. Bu yönüyle ileri bir hamle olarak kabul gören, Türkiye Bursları programları ise daha verimli hale getirilmeli ve Afrika’ya “kazandır-kazan” temelli bakarak bu burslardan yararlanmaya hak kazanacak öğrenci seçimi yapılmalıdır.

Burada, özellikle Batılı ülkelerin önemli bir çoğunluğunun ve diğer güç-güç adaylarının Afrika ülkelerinin temel sorunlarına kalıcı çözüm üretmek, bu konularda kendilerine yardımcı olmaktan ziyade, söz konusu ülkelerin zenginliklerinden pay almak peşinde olmaları, Türkiye’yi farklı kılmakta ve bölge ülkeleri tarafından daha güvenilir bir ortak olarak algılanmasını sağlamaktadır. Şayet bu iyimser tablonun tersi gerçekleşirse, kıtanın büyük bir çoğunluğu gelecek yıllarda ülkeler arasında birçok sınır kavgalarına, etnik bakımdan hâkimiyet tartışmalarına, bölünmüş halkların birleşme çabalarına, daha da önemlisi din ve mezhep savaşlarına ve hatta 19. yüzyılda Afrika’da İngiltere ile Fransa arasında yaşanan çekişmeye benzer bir şekilde Anglosaxone ve Francophone iki kültür arasında yeni bölgeleri ele geçirme adına nüfuz mücadelelerine sahne olması da kaçınılmaz gözükmektedir. Belki de ABD, Afrika’da iç güvenliği sağlayamamış olmasına rağmen, sırf bu yüzden Çin’in yeni havzalar açmasına göz yummaktadır.

Türkiye’nin Afrika’daki ticaret hacmindeki büyüme ve yeni büyükelçiliklerin açılması yoluyla diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi gayreti Türkiye’nin çok yönlü stratejik bir yenilenme içerisine girdiğini göstermektedir. Bu bağlamda daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde gelişme kaydettiği de açıktır. Ayrıca dünyanın kuzey-güney ve doğu-batı istikametindeki en stratejik kuşağının merkez hattı üzerinde bulunan Türkiye’nin dışa açılım stratejisi çerçevesinde Afrika’ya olan özel ilgisi yanında, politik bir üslup benimseyerek kıtaya ilişkin meseleleri dış siyasetinin öncelikli gündem maddeleri arasına dâhil etmesi ve başta Türk dünyası bağlamında olmak üzere yakın çevresindeki ağırlıklı uygulamalardan elde ettiği deneyim çerçevesinde bir politika geliştirmesi, sürecin geleceği açısından büyük bir önem arz etmektedir. Bu kapsamda Ankara’nın siyaset-strateji-araçlar arasındaki harmoniye dikkat ederek eylem-söylem bazında daha dikkatli ve tedrici bir politika izlemesi pragmatik bir mülahaza olsa gerektir. Bunun öncelikli yollarından biri de, hiç kuşkusuz, bu bölgeye yönelik ilgisini; bilgi-koordinasyon-etkin takip boyutunda da gerçekleştirmesinden geçmektedir. En azından, şu ana kadarki mevcut durum, Türkiye’nin Türk dünyası bağlamındaki hazırlıksız ve sonrasında da devam eden inişli-çıkışlı ilgi sürecini Afrika boyutunda da fazlasıyla hatırlatmaktadır. Bunun için, en azından literatüre bakmak fazlasıyla kâfi olacaktır.

Türkiye’nin 1998’den itibaren geliştirdiği ve giderek ivme kazandırdığı Afrika’ya açılım politikasında birtakım avantaj ve dezavantajlara sahip olduğundan bahsetmek mümkündür. Nitekim uzun süre bölgeye ilgisiz kalmakla eleştirilmiş olsa da, bölge ülkeleriyle kökenleri özellikle Osmanlı Devleti’ne dayanan dini ve kültürel ortaklıklarının olması[3], bölgede hiçbir zaman sömürgeci geçmişinin olmayışı ve bölgeye yaptığı yardımların meydana getirdiği olumlu imaj Türkiye’nin avantajları arasındadır. Öte yandan gerek Çin, gerek Fransa ve ABD olmak üzere uluslararası sistemin güçlü aktörlerinin de bölgeye artan ilgisi bir rekabet ortamı oluşturmaktadır. Ekonomik büyümenin, batı merkezlilikten çıkarak çevre ülkelere doğru genişlemesi ve bu sürecin beraberinde gelen G-20 düzenlemesi, büyüyen ekonomileri küresel sistemin içine çekerek hem entegre olmalarını hem de süreçte söz sahibi olmalarını da beraberinde getirdi. Diğer taraftan G-8 ile pazar ve doğal kaynak bloku olan diğer ülkeler arasında Kuzey-Güney merkezli cari kutuplaşmanın önünün alınması sağlandı. Bu yüzden Türkiye, bu rekabet ortamında başarılı olabilmek için bölge ülkeleri arasındaki ekonomik, siyasi ve etnik farklılıkları dikkate alarak, denge politikası içinde bölgeye yaklaşmalı ve ikili ilişkilerinde önceliklerini net olarak belirlemelidir. Zira bir ülke, küresel sisteme entegre olunca, o ülkenin eksen kayması yaşaması düşünülemez. Bu yüzden bölgesel güç olabilmek için sorumluluk almak isteyen Türkiye’nin, eksen/mihver ülke olmak konusunda uluslararası sistemin güçlü aktörlerine, “tamamlayıcılık ilkesi” bağlamında baktığı gözlenmektedir. Bu durum aslında Türkiye’nin tek başına bölgesel güç olamayacağının farkında olduğu manasına gelmektedir. Bu yüzden küresel sisteme entegre olmanın yanında; bölgedeki icra ettiği politikalarında “özerk güç olma” denemeleriyle birlikte, kendisine daha geniş bir etki alanı oluşturma gayreti içerisinde bulunması da elzemdir. Bu yönüyle ‘Yeni Türkiye’nin Afrika’ya açılımını daha başarılı hale getirebilmesi için Afrika ülkelerinin Türkiye açılımı politikalarına ivme kazandırmalarına yönelik politikalar geliştirme zorunluluğu mevcuttur. Bu gelişmelerin ışığında son dönemde Türkiye’nin büyükelçilikler açarak ve THY seferleri düzenleyerek ilk adımlarını attığı Afrika topraklarında ileriye dönük çok daha kapsamlı stratejiler geliştirmesi gerektiği de ortadadır.

Türkiye’de iç politikaya bağlı dış politika hamleleri geliştirmenin hâkim olduğu da gözlerden ırak tutulmamalıdır. Mevcut bakanlıklar arasında Afrika’ya yönelik politikaları eşgüdümlü hale getirmek, temel hedef olmalıdır. Memnuniyetsiz güç pozisyonundaki Türkiye’nin tarihinden gelen merkezî güç olma isteği, Arap Baharı sonrasında bölgesel güç olma ekseninde şekillense de; dışa açılım isteğindeki çabaları, jeostratejik hafızasına geri dönme isteğinden vazgeçmediğini göstermesi açısından önemlidir. Bu durumda Türkiye’nin gücü, sadece kendi çevresindeki fiilî gücü ile değil, başta Afrika olmak üzere değişik havzalardaki kültürel, ekonomik ve diplomatik etkinliği ile değer bulacaktır. Bunun için de tarihî hafızamızı iyi kullanarak daha çeşitli, farklı yaklaşımlar ve söylemler geliştirerek Afrika ile olan sıkı bağların, eskiden olduğu gibi güçlü ve etkin işbirlikleriyle kuvvetlendirilmesi amaçlanmalıdır. Bu bağlamda Afrika halklarının nesnesellikten özneselliğe doğru temayülünü arttıracak yatırımlar yapılmalıdır. Bu süreçte stratejik ve taktik hesaplarında bir yandan süper güçlerin, diğer yandan büyük devletlerin parametrelerinin göz önünde tutulmaksızın politika oluşturulamayacağının da farkında olunmalıdır. Türkiye’nin bu adımları atarken, tek boyutluluktan öte çok boyutluluktan faydalanarak güç reflekslerini iyi ölçmesinin, stratejik belirleyicilikten ve taktik esneklikten yoksunluğun tersine dış politikasında dinamik ama harmonik, büyük ölçekli ve küresel nitelikli olmasının da bu süreci olumlu yönde etki yapacağı ise yadsınamaz bir gerçektir.

[1] Omar el-Samani el-Sheikh İbrahim, “Sahra Altı Afrika ile Yüksek Öğrenimde Ortaklığa Doğru”, Sahra Altı Afrika, (Ed. Ahmet Kavas vd.), II. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi 12-13 Aralık 2006, s. 297-304.

[2] Çin’in Afrika’daki yatırımlarıyla ilgili detaylı bilgi için bkz.

http://www.guardian.co.uk/global-development/2013/apr/29/africa-future-leaders-china-aid-programme, Erişim tarihi: 15.09.2014.

[3] The Economist’de yayınlanan bir yazıya göre, Türkiye Batı tipi demokrasisi ve serbest piyasa ekonomisi ile Afrika’nın Müslüman devletleri için bir model teşkil etmektedir. Detaylı bilgi için bkz. Mbombo Ibrahım Moubarak, “Ottoman Dreaming The Turks Have New Ambitions for Trade and Influence in Africa”, http://www.gabibn.com/IMG/pdf/Tr9_Ottoman_Dreaming_The_Turks_Have_New_Ambitions_For_Trade_And_Influence_In_Africa.pdf, 25 Mart 2010.

Muhammed Tandoğan

Yrd. Doç. Dr., Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi. İstanbul Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Kavas'ın danışmanlığında "Osmanlı Devleti’nin Afrika’da Avrupa Sömürgeciliğine Karşı Siyaseti [XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın Başları]" konulu yüksek lisans tezini (2009-2011) ve "Afrika'nın Kuzeyini Güneyinden Ayıran Toplum Tevârikler ve Stratejik Konumları: Osmanlı-Tevârik Münasebetleri" konulu doktora tezini (2011-2015) başarıyla tamamladı. Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan Afrika’da Sömürgecilik ve Osmanlı Siyaseti (1800-1922) [Ankara, 2013] başlıklı kitabı yanında Afrika kıtası ile ilgili ortak kitap çalışmaları, makaleleri ve saha ile ilgili raporları bulunmaktadır. İkinci doktorasına Yıldız Teknik Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimleri ve Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında devam etmektedir. Türk-Libya Dostluk Derneği’nin genel sekreteri olan Tandoğan, Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği'nin (ORDAF) Yönetim Kurulu Üyeliği görevini yürütmektedir.

Latest posts by Muhammed Tandoğan (see all)

Afrika Açılımının Stratejik Paradigmaları Reviewed by on . 2005’teki Afrika açılımı, 1970’ler ve 1998’dekilerin aksine bir zorunluluk veya dış politikada alternatifleri arttırma kaygısından kaynaklanmamıştır. Bu sürecin 2005’teki Afrika açılımı, 1970’ler ve 1998’dekilerin aksine bir zorunluluk veya dış politikada alternatifleri arttırma kaygısından kaynaklanmamıştır. Bu sürecin Rating: 0

Leave a Comment

scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: